Ruanda’dan Kırım’a: Sessizliğin Çığlığı
1994 yılında Ruanda'da yaklaşık yüz gün içinde yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bazı belgelere göre bu sayı bir milyona kadar ulaştığı iddia ediliyor.
Birleşmiş Milletler, bu olayı Tutsilere karşı işlenen bir soykırım olarak tanımaktadır.
Aradan otuz yılı aşkın süre geçti. Ancak Ruanda uluslararası toplum için hala en önemli acı örneklerden biri olarak kalıyor.
Bunun nedeni yalnızca yaşanmış olan insanlık trajedisi değil.
Esas neden, bu trajedinin önceden görülebilecek çok sayıda uyarı işaretine rağmen engellenememiş olmasıdır.
Soykırımdan aylar önce Birleşmiş Milletlere ve uluslararası topluma çok sayıda uyarı ulaştı.
Ruanda'daki BM Barış Gücü Komutanı General Roméo Dallaire, yaklaşan büyük bir katliam tehlikesi konusunda defalarca rapor gönderdi.
Raporlarında daha güçlü önlemler alınmasını istedi. Fakat bu uyarılar gerekli siyasi karşılığı bulmadı.
Devletlerin gündeminde başka öncelikler olduğu için Generalin raporları ciddiye alınmadı.
Sonuçta, tehlikenin büyüklüğü kabul edildiğinde artık bir milyona yakın insan hayatını kaybetmişti.
Günümüzde Ruanda üzerinde çalışan tarihçiler ve hukukçular birçok konuda farklı görüşlere sahip olabilir. Ama hepsinin üzerinde uzlaştığı bir gerçek var.
Kitlesel zulümler genellikle bir gecede başlamıyor. Önce siyasi ve toplumsal ortam değişir.
Gerginlik artar, hukuki üstünlük zayıflar. Nefret söylemleri yaygınlaşır ve şiddet olayları sıklaşır.
Bu gelişmeler ve sinyaller zamanında ciddiye alınmadığı takdirde, daha ağır sonuçlar ortaya çıkabilir.
Ruanda'nın verdiği en önemli ders budur.
Büyük felaketleri önlemek için riskler ortaya çıktığı gibi harekete geçmek gerekiyor.
Çünkü şiddet başladıktan sonra, ateş hızıyla yaygınlaşır ve uluslararası teşkilatlar bu konu üzerinde istişare yapmak için toplanana kadar yüz binlerce kişi öldürülmüş olabilir.
Aynı ülkede yaşayan iki toplum
Ruanda, Afrika'nın orta kesiminde yer alan küçük bir ülkedir.
1994 yılında nüfusu yaklaşık 7 milyon idi.
Ülkede başlıca üç topluluk yaşıyordu: Hutular, Tutsiler ve Tvalar. Nüfusun büyük bölümünü Hutular oluşturuyordu. Tutsiler ise daha küçük bir topluluktu.
Uzun yıllar boyunca bu insanlar aynı köylerde yaşadı.
Aynı dili konuşup, aynı pazarlara gitti.
Aynı kültürün birçok unsurunu paylaştı.
Farklı kültürel kimliklere sahip olsalar da aynı toplumun parçasıydılar.
Sömürge döneminin etkisi
19’ncu yüzyılın sonlarında Ruanda önce Almanya'nın, daha sonra Belçika'nın yönetimine girdi.
Sömürge yönetimi, toplum içindeki farklılıkları daha belirgin hale getiren politikalar uyguladı.
Kimlikler resmi kayıtlara geçirildi. İnsanlar etnik gruplarına göre sınıflandırıldı.
Bu ayrımlar zaman geçtikçe günlük hayatın ve devlet yönetiminin bir parçası haline de geldi.
Bağımsızlıktan sonra ise bu kez farklı siyasi güçler, aynı ayrımları kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya başladı. Bu sebep ile toplumsal güven giderek zayıfladı.
Gerginlik yıllar içinde arttı
1962 yılında bağımsızlık ilan edildikten sonra ülkede siyasi istikrar sağlanamadı. Sık sık şiddet olayları tekrarlanıyordu.
On binlerce kişi baskı ve zulümlerden kaçmak için ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Komşu ülkelere sığınan mülteciler yıllarca geri dönemedi.
1990 yılında Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF), Uganda'dan ülkeye girerek hükümete karşı silahlı mücadele başlattı. Böylece iç savaş başladı.
Savaş yalnızca cephede yaşanmıyordu.
Toplum içinde de güvensizlik ve sivillerin biri birine karşı olan nefreti üst düzeyde artmıştı.
Ekonomik sorunlar derinleşti. Siyasi kutuplaşma büyüdü.
Bu süreç, daha sonra yaşanacak trajedinin tek nedeni değildi. Fakat yıllar devamında riskleri önemli boyutta artırmıştı.
İlk uyarı işaretleri
1990'lı yılların başında uluslararası kuruluşların dikkatini çeken birçok gelişme vardı aslında.
Nefret söylemleri giderek yaygınlaşıp, bazı gazeteler ve radyo yayınları belirli toplulukları hedef alan ifadeler kullanıyordu.
Şiddeti teşvik eden mesajlar daha görünür hal almıştı.
Bunun yanında silahlı milis grupları örgütleniyor, eğitim alıyor ve güç kazanıyordu. Siyasi cinayetler artmıştı. İnsan hakları ihlalleriyle ilgili raporların sayısı her geçen gün artıyordu.
Uluslararası kamuoyu için bu gelişmeler, yaklaşan soykırımın kesin kanıtı değildi.
Ancak birlikte değerlendirildiğinde ciddi bir risk tablosu oluşturuyordu.
Bugün birçok uzmanın üzerinde durduğu nokta tam da bu.
Erken uyarı işaretleri çoğu zaman tek bir olaydan oluşmaz.
Birbirini tamamlayan çok sayıda gelişmenin aynı dönemde ortaya çıkmasıyla oluşur.
Uluslararası toplumun önemli bir bölümü ise o yıllarda bu tabloyu yeterince ciddiye almadı.
Yaşananların kontrol altına alınabilecek bir iç siyasi kriz olduğu düşünüldü.
Halbuki sonraki gelişmeler, bu hatalı değerlendirmenin ne kadar ağır sonuçlar doğurduğunu gösterdi.
Kırım ve Kırım Türkleri
Ruanda'da yaşanan bu olaylar tekrar eden acı bir kuralı hatırlatmakta. Benzer uyarı işaretleri dünyanın başka yerlerinde de zaman zaman karşımıza çıkıyor.
Bu metni okurken akla gelen en somut örneklerden biri de – Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı başında olan Kırım ve Kırım Türkleridir.
Kırım Türkleri de tarihi vatanları olan Kırım’da yıllarca sömürgeci politikaların hedefi oldu.
Kimlikleri yok sayılmak istendi. Tıpkı Ruanda'da olduğu gibi, Kırım'da da her şey bir günde başlamadı.
Önce baskılar arttı. Hukukun üstünlüğü zayıfladı. Nefret söylemleri ve ayrımcılık gündelik hayatın bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor.
Uluslararası toplum ise bu sinyalleri sadece bölgesel bir kriz olarak görüyor. Gerekli adımlar zamanında atılmadı.
Ruanda’nın verdiği ders Kırım için neden geçerli olmasın?
Bir halkın hakları elinden alınırken, insanları baskı altındayken sessiz kalmak riskleri büyütür.
Uluslararası kurumlar sadece izlemekle yetindiğinde, toplumsal trajedilerin önü açılmış olur.
Zamanında ciddiye alınmayan her sinyalin bedeli insanlığa çok ağır gelebilir.