28 ŞUBAT’I YERLE BİR EDEN NATO ZİRVESİ

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Işığı tükenmek üzere olan ela gözleri, mecali bitmiş ayaklarıyla bastonuna tutuna tutuna geldi kapıya. Beyaz tülbentinin üzerine duman rengi atkısını dolamış halde karşısına çıktığı, elini öpmek için eğilen bu yabancı asker kimdi böyle? Seçemedi. Dile kolay 70 yılı aşkın bir zaman sonra kapısı çalınıyor eli öpülmek isteniyordu; Ruslara karşı koyan  Erzurum’un cesur kadını Nene Hatun’un… 

Oysa ne arzuhaller yazdırıp çektiği sıkıntıları defaatle hükümete arz etmesine rağmen bir cevap alamamış, geçimini sağlayacak küçük bir maaş olsun bağlanmamıştı… 

NATO’ya katılmamızın ardından özellikle Ruslara karşı çetin muharebelerin verildiği Erzurum’da araştırmalarda bulunan NATO Orduları Başkomutanı Amerikalı  General Ridgway, 97 yaşındaki bu kahramanı ziyaret ediyordu şimdi. 3 aylık bebesini bırakıp 22 yaşında eline aldığı tırpan ve sopayla düşmana karşı duran yiğit kadın bu denî dünyaya veda etmek üzereyken hatırlanmış hatta yine aynı generalin ısrarıyla yılın annesi seçilmişti. İşte hâl-i pür-melâlimiz…

“NATO” denilince aklıma Nene Hatun’un bu yakıcı hatırası gelir. Ötekiler de sıraya dizilmiştir çoktan…

Yakılası takvim yapraklarından biri daha 28 Şubat’ı gösteriyor. Yıl 2004. Yer İstanbul. Seçimlerden birinci çıkmış Refah Partisi’ni kapatan Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, Cumhurbaşkanı olmuş, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor. Zirveye katılacak liderlerin eşleri de oraya davet edilirken kendi ülkemizin Başbakanı yalnız teşrif ediyordu Dolmabahçe Sarayı’nı. Neden mi? Çünkü eşi cüzzamlı daha doğrusu başörtülüydü. Kapıdan içeri alınamazdı.

 Lakin Kaderin de bir planı vardı. 2026’da, o içeriye koymadıkları başörtülü Emine Erdoğan, dünya liderlerini evin sahibi ünvanıyla kapıda karşılıyor şimdi! O nasıl bir vakur duruş öyle?

Yanından hiç ayırmadıkları bir isim daha var. Fatma Gülham Abushanab. Bir zamanlar başörtülü olduğu için Meclis kapısından Başbakan Ecevit tarafından; “Bu hanıma haddini bildirin!!” hakaretleriyle kovulan Milletvekili Merve Kavakçı’nın kızı! Şimdi dünya liderlerinin buluştuğu zirvede Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Cumhurbaşkanımızın tercümanı olarak Türkiye’yi temsil ediyor.

Kırılmaz tabular tek tek kırılıyor!

İşte tam karşımızda, Türk mavisi halı üzerinde yürüyen liderleri karşılayan askerler.  “Bir Türk’ten daha Türk; bir Müslüman’dan daha Müslüman” Yeniçeriler! Fatih’e İstanbul’u feth ettiren, Yavuz’la geçilmez çöllerde yürüyen, cihana Osmanlı mührü vuran kutlu ordu…

Ve kulaklarda şanlı mehter. Milletçe ortak hissiyatımız malum; dışarıdaki yankılarını ise buyurun Bulgar yazar Sophia Proneikos’un enfes kaleminden dinleyelim;

Tarihin beni her zaman şaşırtmaya devam eden bir özelliği vardır. Neredeyse hiçbir zaman ortadan kaybolmaz.

Sadece kendini o kadar zarif bir şekilde sunmayı öğrenir ki modern insanlar buna ‘tören protokolü’ demeye başlar. İşte tam da bu nedenle, Ankara’daki NATO Zirvesi’nin en büyüleyici sahnesi müzakere masasının etrafında gerçekleşmedi.

Bu sahne, ilk el sıkışmadan önce, yirmi birinci yüzyılın en güçlü askeri ittifakının liderlerinin, dünyanın en eski askeri bandosu olan ‘Mehter’in sesleri eşliğinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde karşılanırken, önlerinde Türk tarihinin farklı yüzyıllarını temsil eden tarihi üniformalar giymiş askerler dururken ortaya çıktı. 

Ne olağanüstü bir tarihsel süreklilik duygusu: Savaş sonrası dünyanın bir sembolü olarak 1949’da kurulan bir askeri ittifak, kökleri on üçüncü yüzyıla uzanan bir askeri geleneğin müziği eşliğinde cumhurbaşkanlığı sarayına girdi.

Mehter hiçbir zaman sıradan bir askeri bando değildi; o bir silahtı.

Osmanlı orduları Belgrad, Konstantinopolis, Rodos, Mohaç veya Viyana’ya doğru ilerlerken, ilk duyulan şey devasa ‘kös’ davullarının gürültüsüydü; bunu ‘zurnaların’ delici sesi, ardından pirinç trompetler ve çınlayan ziller izliyordu; çünkü müzik sadece orduya eşlik etmekle kalmaz, ordunun kendisinin bir parçasını oluştururdu; amacı askerleri eğlendirmek değil, savaş başlamadan çok önce düşmanı bir imparatorluğun ilerlediğine ikna etmekti.

İşte tam da bu yüzden  bu töreni bu kadar büyüleyici buldum; kimsenin Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmaya çalıştığı için değil, Türkiye’nin büyük medeniyetlerin  her zaman anladığı bir şeyi anladığı için: geçmiş bir yük değil, bir dildir; ve bu dili konuşmayı bilen milletler, tarihlerini asla sadece konuşmalarla anlatmazlar, çünkü bazen birkaç davul vuruşu  yeter.”

Tekrar tekrar okunası satırlar…

Karşılama esnasında kalpleri titreten yalnız mehteranın ritmi değil; semalarımızda kusursuz senkronizasyonuyla Türk Yıldızları’mızın sedasıydı. Senelerce susturulan o ses şimdi dünyada tek!

İtina ile hazırlanmış zirvede, yöresel lezzetlerle de konuklarımızın damağı tatlandırılırken kültürel çeşitliliğimiz ve zenginliğimizle ülkemizin her yöresinden yemeklerle adeta coğrafyamızın haritası masada keyifle arz-ı endam etti.

Ve finalde isme özel hazırlanmış pusatlar. Türk’ün; güç ve güvenin sembolü silahlar 36. NATO Zirvesi’nin hatıraları olarak misafirlere hediye edildi. 

Sizin de aklınıza Sultan II. Abdülhamid geldi mi? Theodor Herzl’e altın kravat iğnesi hediye eden ve  1893’te Chicago Dünya Fuarı’na kandillerle donatılmış camii, bando ve mızıkası, atları ve kadim gelenekleriyle Türk Köyü kurduran Cennetmekân Sultan Hamid.

NATO’nun zirvesinde bugün ecdadının izinde yürüyen torunları var. 

Yağmurlar yağdı, karlar, topraklar atıldı üzerine; lakin o “kıvılcım” sönmedi. Osmanlı meşalesi yanıyor! Görüyorsunuz değil mi?