Srebrenitsa: Bir Şehrin Hafızası, İnsanlığın İmtihanı
Şehirler taş ve betonla inşa edilmez. Bir şehri şehir yapan; sokaklarının hafızası, meydanlarının sesi ve insanlarının hatıralarıdır. Bu yüzden bazı şehirler fethedilir, bazıları yeniden kurulur; bazıları ise tarihin vicdanında hiç kapanmayacak yaralar açar.
Srebrenitsa, işte o kentlerden biri…
31 yıl önce Bosna'nın doğusunda küçük bir şehirde yaşananlar, yalnızca sekiz binden fazla Boşnak erkeğin ve çocuğun sistematik biçimde katledilmesinden ibaret değildi. Aynı gün, insanlığın büyük iddiaları da toprağa gömüldü. "Güvenli bölge" ilan edilen bir şehirde, Birleşmiş Milletler'in gölgesi altında gerçekleşen bu vahşet, uluslararası düzenin ahlaki meşruiyetini de derinden sarstı. Srebrenitsa, II. Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa'da hukuken soykırım olarak tanınan en büyük toplu katliamın mekânı olarak tarihe geçti.
Walter Benjamin, "Her uygarlık belgesi, aynı zamanda bir barbarlık belgesidir." der. Gerçekten de medeniyet, yalnızca büyük katedraller, saraylar ve parlamentolar inşa etmekle ölçülmez; en çok da masumların çığlığı karşısında nasıl bir tavır aldığıyla sınanır. Srebrenitsa, modern dünyanın bu sınavda nasıl sınıfta kaldığını gösteren en ağır vesikalardan biri.
Şehir sosyoloğu Lewis Mumford, şehri "insanlığın en büyük kolektif eseri" olarak tanımlar. Eğer şehir, insanlığın müşterek eseriyse; Srebrenitsa da insanlığın müşterek vicdanıdır. Çünkü bazı şehirler yalnızca kendi halkına ait değildir. Onlar, bütün insanlığın ahlaki muhasebesini taşır.
Bosna denildiğinde ise hafızamız bizi kaçınılmaz olarak Aliya İzzetbegoviç'e götürür.
Aliya, savaşı yalnızca cephede vermedi. Asıl mücadelesini insanın iç dünyasında verdi. "Unutulan soykırım tekrarlanır." sözü, yalnızca Bosna için söylenmiş tarihî bir ikaz değil; insanlığın tamamına yöneltilmiş ahlaki bir ihtardır. Çünkü hafızasını kaybeden toplumlar, aynı hataları farklı coğrafyalarda yeniden yaşamaya mahkûm olur.
Bugün Gazze'de yaşananlara bakarken, Doğu Türkistan'dan yükselen sesi dinlerken ya da dünyanın başka coğrafyalarında masum sivillerin dramına şahit olurken Srebrenitsa'yı hatırlamamızın sebebi de budur. Tarih, aynı acıları birebir tekrar etmez; fakat aynı kayıtsızlığı farklı sahnelerde yeniden üretir.
Bugün 11 Temmuz, yalnızca bir anma günü değil. Aynı zamanda insanlığın kendi vicdanıyla yüzleşme günü. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 2024 yılında 11 Temmuz'u "1995 Srebrenitsa Soykırımı Uluslararası Düşünme ve Anma Günü" ilan etmesi, bu hafızanın evrensel düzeyde korunması yönünde önemli bir adımdı.
Türkiye'nin Bosna'ya yönelik hassasiyeti de işte bu tarihsel ve vicdani bağdan beslenmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yıllardır uluslararası platformlarda Bosna meselesini yalnızca bölgesel bir kriz olarak değil, insanlığın ortak vicdan sınavı olarak dile getirmesi; Aliya'nın emanetine duyulan sadakatin de bir tezahürüdür. Bosna ile Türkiye arasındaki ilişki, diplomatik metinlerin ötesinde, ortak hafızanın ve ortak acının kurduğu derin bir irtibattır.
Belki de asıl soru şudur:
Bir şehir ne zaman ölür?
Bombalar düştüğünde mi?
Evler yıkıldığında mı?
İnsanlar katledildiğinde mi?
Bence cevap farklı.
Şehirler, dünya susmayı tercih ettiğinde ölür.
Srebrenitsa'nın üzerinden otuz bir yıl geçti.
Mezar taşları çoğaldı.
Toplu mezarlar açıldı.
Kayıp kemikler yıllar sonra ailelerine teslim edildi.
Anneler yaşlandı, evlat acısıyla hayatını kaybetti.
Fakat insanlığın vicdanında açılan boşluk hâlâ aynı yerde duruyor.
Çünkü bazı şehirler haritalarda yaşamaya devam eder.
Bazı şehirler ise hafızalarda...
Srebrenitsa, işte o hafızanın adıdır.