Trafik mi, Tembellik mi?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Her sınav dönemi geldiğinde ekranlarda, haber bültenlerinde ve sosyal medyada değişmeyen bir sahne tekrar eder: Koşan öğrenciler, kapı önünde nefes nefese kalan gençler, “bir dakika, lütfen” bakışları ve güvenlik görevlisinin saatine bakarken takındığı o değişmez ifade.

Bu görüntülerin artık bir tür “sezonluk içerik” haline geldiğini söylemek abartı olmaz. Tıpkı kışın kar manzaraları, yazın tatil yoğunluğu haberleri gibi… Sınav sabahı geç kalan öğrenci manzarası da medya takviminde kendine sabit bir yer edinmiş durumda.

Elbette kimse bir öğrencinin kapıdan geri çevrilmesini izlemekten keyif almıyor. O anın içinde çoğu zaman bir panik, bir telaş, bir yetişme çabası var. Ancak işin diğer tarafında da değişmeyen bir gerçek duruyor: Sınavın başlama saati bellidir. Saat 09.00 ise, 09.03 artık başka bir zamandır. Ne kadar hızlı koşarsanız koşun, zamanın geri alınmadığı bir dünyada yaşıyoruz.

Tam da bu noktada iş ironikleşiyor. Çünkü her sınav döneminde aynı cümleleri kuruyoruz: “Yazık oldu”, “bir dakikayla kaçırdı”, “trafik kurbanı oldu”, “şansı yaver gitmedi.” Oysa çoğu zaman mesele şans değil, doğrudan zaman yönetimi meselesi. Bir sınavın kaderi bazen sorulardan çok, sabah kaçta yola çıkıldığına bağlanabiliyor.

Toplum olarak bu sahnelere karşı tuhaf bir duygusal refleks geliştirmiş durumdayız. Bir yandan kuralları savunuyoruz, diğer yandan kurallar uygulandığında üzülüyoruz. Saat 10.00’da başlayan bir sınava 10.02’de gelen öğrenciyi içeri almamak “çok sert” bulunabiliyor. Oysa aynı toplum, uçağı kaçıran yolcuya “geç kalmasaydı” demekten de geri durmuyor. Bu çelişki, sınav kapısında daha görünür hale geliyor sadece.

İşin daha da ilginç tarafı, bu görüntülerin artık neredeyse bir ritüele dönüşmesi. Her yıl aynı kareler, aynı koşuşturmalar, aynı açıklamalar… Sanki sınavın kendisi değil de “geç kalma ihtimali” sınavın asıl parçasıymış gibi. Hatta bazen insan düşünmeden edemiyor: Acaba bazıları bu ihtimali hafife mi alıyor, yoksa “nasıl olsa yetişirim” iyimserliği mi baskın geliyor?

Elbette istisnalar var. Gerçekten kontrol edilemeyen durumlar, kazalar, beklenmedik olaylar… Bunları ayrı tutmak gerekir. Ancak haberlerin çoğunda gördüğümüz manzara, daha çok “son dakikaya kadar evde kalma” ile “trafik artık beni ilgilendirmiyor” arasında gidip gelen bir kararlılık hali.

Bir de işin kamera tarafı var. O koşan öğrenciyi yakalayan kameralar, o anı dramatik bir müzik eşliğinde servis eden kurgular… Sanki küçük bir bireysel aksaklık, toplumsal bir trajediye dönüşüyor. Oysa belki de ortada sadece kaçırılmış bir alarm ve biraz gecikmiş bir hazırlık vardır.

Bu noktada asıl soru şu: Biz bu görüntülerden ne öğreniyoruz? Her yıl aynı sahneyi izleyip “çok üzücü” demek dışında, gerçekten bir ders çıkarıyor muyuz? Yoksa bu sahne, sadece haber döngüsünü tamamlayan bir rutin mi?

Sınavlar disiplin ister. Zaman, bu disiplinin en acımasız ama en net parçasıdır. Çünkü zaman, kimseye özel davranmaz. Ne öğrenciyi tanır, ne heyecanı, ne de “bir defalık gecikmeyi” önemser.

Belki de bu yüzden sınav sabahı yaşanan o koşuşturma, aslında sadece bir sınava yetişme çabası değil; zamanla yapılan sessiz bir pazarlığın her seferinde kaybedilmesidir.

Ve her yıl biz aynı sahneyi izleriz: Kapı kapanır, saat ilerler, kamera kaydeder, haber yapılır… Ertesi yıl aynı döngü yeniden başlamak üzere hafızamıza kazınır.