Yerli halkları yok eden savaşlar
Savaşlar yalnızca sınırları değiştirmez; bazen haritalardan daha kalıcı izler bırakarak halkları, dilleri ve kültürleri de tarihten siler.
Baltık kıyılarından Kırım’a, Kuzey Amerika’dan Karadeniz’in kuzeyine uzanan geniş coğrafyada, büyük güçlerin çatışmaları en ağır bedeli çoğu zaman devletsiz ve savunmasız yerli topluluklara ödetmiştir.
Bugün ana dilini konuşan yalnızca bir çocuğun kaldığı Livlerden Kırım’ın giderek küçülen yerli halklarına uzanan bu hikâye, savaşların görünmeyen ama en derin yüzünü ortaya koymaktadır.
Tarih yazımı çoğunlukla savaşları kazananlar ve kaybedenler üzerinden kurar.
Hangi ordunun ilerlediği, hangi imparatorluğun çöktüğü, hangi sınırların değiştiği ayrıntılı biçimde anlatılır.
Oysa bu büyük anlatının dışında kalan bir gerçeklik vardır: savaşların asıl ve kalıcı mağdurları çoğu zaman devletler değil, halklardır.
Bir dilin son konuşuru öldüğünde, bir kültürün son temsilcisi toprağa verildiğinde ya da bir topluluk kendi yurdunda azınlığa dönüştüğünde, savaşın gerçek bilançosu görünür hale gelir.
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yalnızca arşivlerde ve akademik çalışmalarda varlığını sürdüren onlarca halk bulunmaktadır.
Kimi sürgünlerle dağıtılmış, kimi açlık ve kıtlıklarla kırılmış, kimi ise büyük güçlerin bitmek bilmeyen mücadeleleri arasında eriyip gitmiştir.
Baltık kıyılarında Livler, Karadeniz’in kuzeyinde Kırım’ın yerli toplulukları, Kuzey Amerika’nın unutulmuş kabileleri ve daha niceleri… Farklı tarihsel bağlamlara sahip olsalar da ortak bir kaderi paylaşırlar: başkalarının savaşlarının bedelini ödemek.
Bugün Ukrayna’dan Kırım’a uzanan savaşın gölgesinde yeniden aynı soruyla karşı karşıyayız: Tarih, küçük halkları korumayı öğrenecek midir, yoksa onları bir kez daha büyük jeopolitik hesapların sessiz kurbanları haline mi getirecektir?
Liv halkının sessizce kayboluşu, bu sorunun yalnızca geçmişe değil, bugüne ve geleceğe de ait olduğunu hatırlatmaktadır.
Livceyi ana dili olarak konuşan bugün yalnızca bir çocuk vardır. Kuldi Medne, 2020 yılında Letonya’da doğmuştur. Anne ve babası, Liv kültürünü yaşatmak amacıyla Livce öğrenen Letonyalı dil gönüllüleridir.
Estonya’daki Tartu Üniversitesi’nde Livce hâlâ öğretilmektedir. Estoncayla akraba bir dil olan Livce, bugün yaşayan bir dil ortamına sahip değildir.
Gönüllü çabalarla varlığını sürdürse de, bu girişimlerin kalıcı bir toplumsal yapıya dönüşüp dönüşemeyeceği belirsizdir.
Livcenin son doğal ana dili konuşuru Grizelda Kristiņa, 2013 yılında Kanada’da 103 yaşında hayatını kaybetmiştir.
Böylece kendisini yüzyıllar boyunca farklı imparatorlukların ve güç dengelerinin kesişim noktasında bulan bir halkın tarihsel sürekliliği sona ermiştir.
Peki Livonya Haçlı Seferleri’ne ve Livonya Savaşları’na adını veren bir halk nasıl yok olmuştur?
Yanıt, tek bir savaşta değil; Baltık coğrafyasını yüzyıllar boyunca etkisi altına alan büyük güç mücadelelerinde yatmaktadır.
İskandinav krallıkları, Almanya ve Rusya’nın egemenlik mücadelesi bu toprakları sürekli bir çatışma alanına dönüştürmüştür.
Orta Çağ’dan itibaren bölgedeki yerli halklar arasında siyasi özne olabilen tek yapı, önce kendi büyük dukalığını kuran, ardından Polonya ile güçlü bir birlik oluşturan Litvanyalılar olmuştur.
Daha sonra Letonlar ve Estonlar da modern ulus-devlet yapılarına kavuşmuştur.
Ancak dördüncü yerli halk olan Livler, bu tarihsel dönüşüme uyum sağlayamamış ve zaman içinde ortadan kalkmıştır.
Erkek nüfusun farklı ordulara dağılması, geleneksel yaşam biçimlerinin çözülmesi, sürgünler ve göçler bu süreci hızlandırmıştır.
Benzer bir tarihsel örüntü Kristof Kolomb’un Amerika’ya ulaşmasının ardından Kuzey Amerika’da da yaşanmıştır.
İngiliz-İspanyol ve İngiliz-Fransız savaşları, bu imparatorlukları ortadan kaldırmamış; ancak aynı süreç, Yeni Dünya’nın onlarca yerli halkının tarih sahnesinden silinmesine yol açmıştır.
Bugün bu halkların adlarını yalnızca sınırlı sayıda uzman hatırlamaktadır.
Ukrayna, kendi topraklarındaki yerli halkların varlığını ancak 2021 yılında resmen tanımıştır.
Bu karar, Kırım’ın 2014’teki ilhakından yedi yıl sonra ve 2022’de başlayan geniş çaplı savaşın hemen öncesinde alınmıştır.
Bu halkların başında Kırım Tatarları gelmektedir. Bunun yanında Yahudi Kırımçaklar ve Tevrat’a bağlı Karaylar da Kırım’ın kadim yerli toplulukları arasında yer almaktadır.
Uzun süre yalnızca “Mariupol Rumları” olarak anılan Rumeyler ve Urumlar da bu tarihsel tablonun önemli parçalarıdır.
Ne var ki bu halkların hiçbiri nüfus artışı yaşamamış, aksine giderek küçülmüştür.
Kırım’ın hâlâ çok-etnili bir yapıya sahip olduğu 18. yüzyıl sonlarına kıyasla bugün bu toplulukların varlığı ciddi biçimde azalmıştır.
Bu gerileme yaklaşık 250 yıldır süren bir tarihsel sürecin sonucudur.
Önce Nogaylar sürülmüş ya da yok edilmiştir. Ardından Kırım Savaşı (1853-1856) sonrası demografik yapı köklü biçimde değişmiştir.
1920–1921 yıllarındaki kıtlık, yerli nüfusun büyük kısmını kayba uğratmıştır.
Nazi işgali sırasında Kırımçakların yaklaşık yüzde 80’i yok edilmiştir.
1944’te Kırım Tatarlarının sürgünü, bu tarihin en ağır kırılma noktalarından biri olmuştur.
Sürgünün ilk yıllarında nüfusun yaklaşık yarısı hayatını kaybetmiştir.
Sovyet döneminde Kırım’da kalan Karaylar ise yoğun bir asimilasyon ve Ruslaştırma süreciyle karşı karşıya kalmıştır.
1980’lerden 2013’e uzanan dönem, Kırım tarihindeki kısa bir normalleşme ve yeniden canlanma evresi olarak değerlendirilebilir.
Perestroyka süreci ve ardından Ukrayna’nın bağımsızlığı, yerli halkların kültürel varlığını yeniden görünür kılmıştır.
Ancak 2014 sonrası gelişmeler ve 2022’de başlayan savaş, bu kırılgan dengeyi yeniden ortadan kaldırmıştır.
Kırım Tatarları ise bir kez daha jeopolitik gerilimin merkezinde yer almaktadır.
Bu savaşta Moskova, imparatorluk bütünlüğü açısından tehdit olarak görülen kendi yerli halklarını da cepheye sürmekten kaçınmıyor. Aynı zamanda Ukrayna sınırları içinde varlığını güçlükle sürdürebilmiş yerli toplulukların geleceği de yeniden belirsizleşiyor.
Özellikle 2022’de Mariupol’ün ağır yıkıma uğraması, Rumey ve Urum toplulukları açısından tarihsel bir kopuş anlamına gelebilir. Benzer bir kırılganlık bugün Kırım Tatarları için de geçerlidir.
Bu nedenle mesele yalnızca askeri ya da jeopolitik değildir; aynı zamanda insani ve kültürel bir meseledir. Savaşın tarafları, sayıları zaten sınırlı olan yerli halkların mensuplarını çatışmanın en yıkıcı alanlarına sürmekten kaçınmalıdır.
Çünkü büyük savaşlar, küçük halklar için yalnızca can kaybı anlamına gelmez. Bazen bir topluluğun savaş meydanlarında eriyip gitmesi, o halkın tarihsel sürekliliğinin de sona ermesi demektir.
Tarih açık bir ders sunmaktadır: Bir halk yok olduktan sonra duyulan pişmanlığın hiçbir karşılığı yoktur. Asıl mesele, o halklar hâlâ hayattayken onları koruyabilmektir.
Livlerin hikâyesi bunun tarihsel bir örneğidir.
Kırım’ın yerli halkları ise bu hikâyenin yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugün de devam ettiğini göstermektedir.