Ezanın Kurtuluş Günü: 16 Haziran

“Allahu Ekber! Allahu Ekber!
Allaaahu Ekber! Allaaaahu Ekberr!”
Ezan okunuyor gençler, lütfen sessizce kulak verelim, derlenelim toparlanalım. Eskiler ezanı büyük bir ihtiramla dinler ardından o kutsi davete koşarak icabet ederlerdi…
Henüz 10 yaşımda, Erzincan’da okuyan ağabeyimi ziyarete gittiğimde Terzi Baba’nın hikâyesi beni oldukça etkilemişti. Anlattıklarına göre Terzi Baba dikiş dikerken ezan sesini duyunca iğne tutan elini kıpırdatmaz, öylece beklermiş. Ömrü bu şekilde ezana hürmetle geçmiş gönül sultanının. Hak vaki olup vefat ettiğinde cenazesi taşınırken ezan sesi işitilmiş. Tam o sırada bir ağırlıktır çökmüş onu taşıyanların omuzlarına. İmkânı yok, tek adım atamaz halde beklemişler ezan bitene dek. Ezan biter bitmez o ağırlık da uçup gidivermiş. Peygamberimizin, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” buyurduğu gibi bir ömürmüş onunki…
Ardından o meşum işgal yılları gelmiş. Mehmed Akif Ersoy,
“Ruhumun senden İlâhî, şudur ancak emeli;
Değmesin mâbedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.” nidasıyla milletimizi İstiklâl harbine davet etmiş. “Düşmana geçit vermeyin sakın; yoksa ezan susar!” demek istemiş.
Tarihi boyunca esaret bilmeyen bu şanlı millet, galeyana gelip canhıraşane bir mücadele ile Fransız’ı, Yunan’ı def etmiş. Fakat o da ne?
Yıllar 1932’yi gösterdiğinde ezanımızın başına bir hal gelmiş. “Olmaz!” demişler; “Yasak!! Ezan Arapça okunamaz!” Necip Fazıl’ın enfes ifadesiyle; “O Arapça değil; “Rab’ça” diyememiş kimseler. Arapça okuyanlar ağır ceza mahkemelerinde yargılanmış; dövülmüş, işkence görmüş. Ve Minarelere “Tanrı Uludur!” diye bağıran bir “Yabancı” konmuş.
O sesle irkilmiş insanlar. Neye uğradıklarını şaşırmışlar.
Bir tek Hatay’da ezân-ı Muhammedî devam etmiş okunmaya. Çünkü tam 21 sene boyunca Fransız işgali altındaymış Hatay.
“Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, anavatanda Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleriyle bizi Batı’ya benzetecek inkılaplar tavizsiz uygulanırken, Fransız işgalindeki Hatay’da talebeler Osmanlıca derslerini işliyor, şapka takmaya zorlanmıyor, Mecelle kanununa göre yargılanıyor daha da mühimi ezanı aslî şekliyle dinlemeye devam ediyordu. Anavatandaki cebri uygulamayı duyan Antakyalı anneler ne diyormuş biliyor musunuz uyumayan çocuklarına; “Uyu, yoksa sana Türkçe ezan okurum!”
Şapka inkılabının nasıl yankı bulduğuna da değinmeden geçmeyelim.
Şapkanın o zamanlar ne anlama geldiğini Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı kitabından öğrenelim. Bir defasında Falih Rıfkı’nın babası romatizmaya tutulur. Tedavisi için yabancı bir doktor çağırırlar eve. Doktor içeri girince şapkasını kapının yanındaki rafa bırakır. “Sonra” der Atay,
“ Usulca avluya indim, rafa doğru yanaştım. Katı, kara bir şapka.. Parmağımın ucunu dokundurdum ve hemen, ateş yalamış gibi geri çektim. Parmağımı üstüme süremiyordum. Simsiyah bir şey.. Gözü, kulağı ve sesi varmış gibi bir şey.. Sanki bir cin başı!... O gittikten sonra şapkanın bulunduğu yeri kim bilir kaç defa kaynar su ile şartlamıştık (dinî bakımdan kirli sayılan nesneyi su ile temizlemek).
Müslümanlar Hristiyan’ın iyisine “makul kefere”, kötüsüne gâvur, beterine şapkalı gavur derlerdi.”(Pozitif yay, 2023, İstanbul, s.450)
Ne acıdır ki 1939’da Hatay anavatana bağlanır bağlanmaz şapka inkılabı uygulanır ve Arapça ezan susturulur. Halkın nasıl şaşkına döndüğünü izah etmeme lüzum var mı? Müslüman halka zorla gavurun şapkası taktırılıyor; Fransız’ın bile dokunamadığı ezanı kendilerini kurtaran Türk askeri susturuyordu!
Ezansız yıllar başlamıştı artık. Timurtaş Uçar’ın eşi Mevlüde Uçar o günleri şöyle anlatıyor: “Çocuktum, minareden “Tanrı Uludur!” sesi gelince dedem ve ninem “Sesin kesilsin!” diyordu. Biz neden böyle dediklerini sorunca sonra anlatırız deyip geçiştiriyorlardı. O ses bitince karşılarına geçip zıplar ve ‘Nene bitti! Dede bitti!’ diye müjde verirdik. Onlar birbirlerine bakıp ağlarlardı. Dedem gözyaşlarıyla salonun duvarını yarmış, Kur’an ve meal kitaplarının tamamını içine doldurmuş, üzerine ot koyup üstünü de çamurla sıvamıştı.”
Çünkü Kur’an da dahil dinî kitapların okunması yasaktı o zamanlar.
İhsan Süreyya Sırma o günlerden annesinin anlattığı bir hatırayı şöyle nakleder:
“ Bir sabah namazı vakti bir sesle uyandım. Korka korka pencereye gittim.
“Allahu Ekber! Allahu Ekber!”
Çok korkmuştum, hemen eşimi uyandırıp ‘Kalk! Kalk! Kıyamet kopuyor!’ dedim. O da sesi duyunca buna inandı. Çünkü bu Allahu Ekber’ler yüzünden insanlara neler yapıldığını biliyorduk. Fakat ezan bitmeden susturuldu. Ancak gün ağardığında gerçeği öğrenebildik. Bizim Pervari’de bir meczup vardı. Meğer ezanı o okumuş, sonra da jandarmalar tarafından yakalanarak karakola götürülmüş.”
Daha acı bir hatıra daha dile getireyim; Çanakkale zaferini kazanan bir asker terhis olup gelince ‘ezanı Arapça okudun” diye jandarmalardan sopa yemiş!
Tahminimizden de zor senelerden geçen halk Adnan Menderes’ten sadece Ezân-ı Muhammedî’nin serbest bırakılmasını istemişti. Menderes de başa geçer geçmez idam edilme pahasına sözünü tutacak ve 16 Haziran 1950’de ezanımızı işgalden kurtaracaktı.
Ah o ne muhteşem gündü öyle!
Kurbanlar kesiliyor, insanlar sevinç gözyaşlarıyla camilere koşuyor, yerlere kapanıp şükür secdelerine kapanıyordu…
Çoğu camide ezanlar peş peşe durmaksızın okunuyordu. Semalar, kafesinden kurtulan ezan kuşlarıyla süsleniyordu o gün. Atmosfer o güne kadar öyle şen bir cıvıltı duymamıştı.
“Bursa’da babalar, dedeler sevinçten yerlere yattılar ezan bitinceye kadar!”
“ Ağlayan, bağıran, yatan, yıkılan, yanıyor, yırtılıyor. Saathane meydanı yırtılıyor!”
“Erzin’de o gün herkes kabirden çıkmış gibiydi.”
Ekibinde olmakla müftehir olduğum, “Minaredeki Yabancı / Türkçe Ezan ve Menderes” adlı kitap o devri yaşayanların ağzından, yukarıdaki satırlarda iktibasta bulunduğum sayısız hatıralarla devri solutuyor. Muhakkak okumanızı tavsiye ederim.
Bugün Ezân-ı Muhammedî minarelerimizde özgürce yankılanıyor elhamdülillah. Bize düşen o günleri hatırlayıp daha büyük bir saygı, minnet ve şükürle dinlemek. Ve Bilal-i Habeşi’ye Fatiha okurken Menderes’i de unutmamak…