TÜRKİYE’DE SAYGI NEDEN LÜKS OLDU?
Eskiden bazı şeyler öğretilirdi.
Büyüğe saygı, küçüğe sevgi derlerdi mesela. Sıraya girmeyi, özür dilemeyi, teşekkür etmeyi, başkasının alanına saygı duymayı öğretirlerdi. Şimdi ise sanki bunlar eski moda davranışlar gibi görülüyor.
Bir düşünün…
Trafikte biri sinyal verip önünüze geçmek istiyor. Yol vermek yerine yavaşlayan kaç kişi var?
Hastanede yaşlı birinin öncelik tanıyan kaç kişi var?
Sosyal medyada tanımadığı insanlara küfürler yağdırmayı normal görmeyen kaç kişi kaldı?
Ne oldu bize?
Bu ülkede artık saygılı olmak bazen saf olmakla karıştırılıyor.
Nazik olmak zayıflık gibi görülüyor.
Kurallara uyan insan “fazla düzgün” diye küçümseniyor.
Oysa medeniyet tam da burada başlar.
Çünkü saygı dediğiniz şey sadece “abi”, “abla” demek değildir. Saygı; karşındakinin de insan olduğunu kabul etmektir.
Bugün en büyük sorunlardan biri ekonomik kriz olabilir, eğitim olabilir, güvenlik olabilir. Ama görünmeyen bir başka kriz daha var: tahammülsüzlük.
Kimsenin kimseye sabrı kalmamış gibi.
Herkes gergin.
Herkes sinirli.
Herkes bir kıvılcımla patlamaya hazır.
Belki hayat şartları zor.
Belki geçim yükü ağır.
Belki herkes kendi içinde ayrı bir mücadele veriyor.
Ama zor şartlar insanlığı askıya almanın bahanesi olabilir mi?
Çünkü mesele sadece stres değil. Mesele karakter aşınması.
Bir toplumun seviyesi gökdelenlerle değil, insanların birbirine davranışıyla ölçülür.
Trafikte nasıl davrandığınız, garsona nasıl konuştuğunuz, temizlik görevlisine nasıl baktığınız sizin gerçek aynanızdır.
Çocuklar bizi izliyor.
Biz nasıl davranırsak onlar da öyle büyüyecek.
Eğer saygısızlığı normalleştirirsek yarın kimse saygı beklemesin.
Çünkü toplumlar büyük kırılmaları bir anda yaşamaz. Küçük küçük çürür.
Ve bazen bir ülkenin en büyük yoksulluğu para değil, karakter eksikliğidir.
GÖSTERİŞ ÇAĞINDA GERÇEK HAYATLAR
Bir fotoğraf.
Bir kahve.
Lüks bir masa.
Gülümseyen yüzler.
Filtrelenmiş hayatlar.
Ve ekrana bakan milyonlarca insan.
Sosyal medya bize ne sattı biliyor musunuz? Hayat değil, görüntü.
İnsanlar artık mutlu olmaktan çok mutlu görünmek istiyor.
Tatile çıkıyor paylaşmak için.
Yemek söylüyor göstermek için.
Hediye alıyor fotoğraf çekmek için.
Bazıları ise sahip olmadığı hayatı varmış gibi göstermek için borca giriyor.
Acı ama gerçek.
Eskiden insanlar ev alırdı, araba alırdı, yatırım yapardı. Şimdi bazıları başkalarının beğenisi için yaşıyor.
Çünkü çağ değişti.
Artık değer üretmek değil, algı üretmek moda.
Gerçek hayatla dijital hayat arasındaki fark büyüdükçe insanlar kendi hayatlarından daha çok utanmaya başladı.
Bir başkasının 15 saniyelik mutlu anına bakıp kendi hayatını başarısız sanan insanlar oluştu.
Oysa kimse kamerayı kapattıktan sonrasını göstermiyor.
Kimse ağladığı gece story paylaşmıyor.
Kimse borcunu reels olarak paylaşmıyor.
Ve kimse yalnızlığını paylaşılmıyor.
Ama insanlar gördüğünü gerçek sanıyor.
Sonra da kendi hayatıyla kavga etmeye başlıyor.
Belki de çağımızın en büyük yalanı şu:
“Herkes çok mutlu.”
Hayır. Herkes sadece iyi görünmeye çalışıyor.
Gösteriş artık sadece zenginlik göstergesi değil, psikolojik baskı aracına dönüştü.
İnsanlar birbirine yaşam değil, yarış dayatıyor.
Daha iyi telefon.
Daha iyi araba.
Daha iyi mekan.
Daha iyi tatil.
Peki daha huzurlu kim?
İşte kimsenin sormadığı soru bu.
Çünkü vitrinler büyüdü ama iç dünyalar küçüldü.
Ve en tehlikelisi şu:
Bir toplum gerçeği değil görüntüyü önemsemeye başladığında, samimiyet yavaş yavaş ölür.