YUSUF TEKİN HAÇLILARI YENDİ!

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

                                                                                          “İlim ilim bilmektir,

                                                                                          İlim kendin bilmektir, 

                                                                                         Sen kendini bilmezsin,

                                                                                          Ya nice okumaktır?”

Muradiye’ye doğru adımlarımı hızlandırmışken hemen yanındaki okuldan gelen bir sesle duraksadım. “Yelkenler biçilecek! Yelkenler dikilecek!” Doğru muydu duyduğum; Fetih Marşı mı çalıyordu sahi? Talebeler  Bursa’da tarihin içine doğmuşlardı; teneffüs zillerinin sesi ise Fetih Marşı’ydı.  Gözlerim yaşardı, derinden bir “Elhamdülillah” çekip devam ettim yoluma…

Bugün, muharrire olmaktan öte tarih öğretmeni olarak kaleme aldığım satırlarda senelerdir kanayan bir yaramız ve ona merhem sürmeye başlayan Milli Eğitim Bakanımız var. 

10 sene evvel Kut'ül Amare Zaferi'mizin 100. yılı dolayısıyla yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanımız: Milletimizin, medeniyetimizin binlerce yıllık tarihini, neredeyse 1919 yılından başlatan bir tarih anlayışını reddediyorum!" dedi. Ve okullarda Kut'ül Amare gibi mühim zaferlerin yeterince anlatılmadığına dikkat çekerek, zaferlerin ve kahramanlıkların yeni nesillere daha iyi öğretilmesi gerektiğini vurguladı. Bu sözler senelerce susturulmuş bir milletin çığlığıydı adeta. 

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bir hatırasını yâd edelim evvela.                 1930’larda ilkokul son sınıftayken okuduğu tarih kitabında Sultan II. Abdülhamid Han için “Kızıl Sultan” yaftasını okurken dedesi de dinliyormuş. Sonra dedesi: “Bunların hepsi yalan! Size yanlış şeyler öğretiyorlar” deyince Özal; “Dede sen mi iyi bileceksin yoksa kitap mı iyi bilecek?” cevabını vermiş. Aradan seneler geçmiş ve Özal yurtdışına gitmiş. Orada araştırmalar yapınca bakmış ki dedesi haklı. Şaşkınlığını şöyle dile getirmişti Rahmetli Özal; “Devrine bakıldığı zaman hemen hemen bir karış toprak parçası vermemiş. Siyaseten fevkalade ülkeyi idare etmiş. Demiryolları, okullar yapmış. Çok sayıda icraatı var. Ondan sonra İttihat Terakki gelmiş. 1909 ile 1918 yılları arasında koskoca imparatorluk bozuk para gibi harcanmış. Şimdi birisi “Kızıl Sultan”, öbürleri “Hürriyet Kahramanı” öyle mi?”

Gazeteci yazar Mehmet Şevket Eygi de 2018 yılında kaleme aldığı yazıda dönemin Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk'a bir açık mektup yayımlamış, Türkiye'deki eğitim sistemiyle ilgili önemli saptamalarda bulunmuştu. 2019'da  vefat eden Eygi'nin mektubundan birkaç hususu burada zikretmeden geçmeyelim;

“Bir ülkenin, bir devletin, bir milletin istikbali eğitime bağlıdır. Eğitim iyi ise gelecek parlaktır, eğitim kötü ise gelecek karanlıktır.

* Kapısına okul tabelası asmakla bir bina okul olmaz. Okulu okul yapan dört temel unsur şunlardır: Vasıflı öğretmen ve idareci kadrosu, uygun ve üstün bir eğitim sistemi, mükemmel ders kitapları,istidatlı ve kumaşları kıymetli öğrenciler.

* Ders kitapları mükemmel olmayan bir eğitim sistemi vasıflı kuşaklar yetiştiremez!

* Bu ülkenin ismi Türkiye'dir, lisanı Türkçedir; liselerinde zengin edebî yazılı Türkçe öğretemeyen eğitim sistemi ve okullar boştur koftur, bir işe yaramazlar.

* Fransa'da lise mezunu bir genci düşünelim. Bu genç, 1928'den önce yayınlanmış Fransızca kitapları okuyamıyor. 1927'de vefat etmiş büyük dedesinin Fransızca mezar kitabesini okuyamıyor, yine 1928'den önceki aile arşivini, mektupları okuyamıyor. Orada böyle bir şey düşünülebilir mi? Böyle bir cahillik mazur görülebilir mi?

* Bugünkü ideolojik eğitim sisteminin tamiri, ıslahı mümkün değildir. Yepyeni bir eğitim sistemi kurmak gerekir.

* Liselerimiz genç nesillere tarih kültürü kazandırmalıdır.

* Liselerde İstanbul ahlakı, kültürü, nezaketi, kibarlığı, efendiliği öğretilmelidir.

* Edebî sosyal kültüre sahip olmayan bürokratlar, teknokratlar ülkeyi batırır!”

Bu son maddenin mücessem hali o utanç sahnesini hatırlayalım; 1973’te  Büyükelçimiz Taha Carım’ın Ermeni teröristlerce şehit edilmesinden sonra Dışişleri Bakanlığı asılsız Ermeni iddialarının sorulması üzerine geçmişini reddediyor ve “Bu olay 1915’te olmuş. Biz 1923’te kurulduk. 1923’te kurulan bir devletin 1915’te olan bir olayla suçlanması mantıksızdır. Bunu reddediyoruz!” cevabını veriyordu. Oradaki gazeteciler bu cevapla şok oluyor ve “Türkler yerden havuç gibi mi çıktılar; nereden geldiler?” diyordu. 

Çalışma ekibinde olmakla şeref duyduğum “Son Demokratlar” adlı kitapta Yüksek Mühendis Yücel Mutlu da benzer sözlerle yakınmaktaydı; “Eğitimimiz, kültürel bütünlüğü sağlayacak bir müfredata sahip değildir!”

Namütanehi misallerle devam eden serzenişimiz şimdi içimize ümit tohumları serpen, nesillerimizi köklerimizle buluşturmak için yola çıkan Milli Eğitim Bakanımız ile sürura dönüşüyor. 

İlk iş bizden olmayan sinsice sokulmuş kelimelerden kitaplarımızı arındırmak, düşmanı kovmak! Maarifimizde yeni ve  kadim kavramlar arzıendam ediyor şimdi!

Bakanımız Yusuf Tekin bakın neler söylüyor;

“Değerli arkadaşlar, 

Müfredatımızın içerisinde hiç farkında olamadığımız bize dayatılan bazı kavramlar var. Mesela 'Haçlı Seferleri' diye öğretiliyor bize. ‘Sefer’ dediğimizde bizim literatürümüzde makul bir şey diye düşünüyoruz. Ama o bir saldırı. Dolayısıyla biz müfredatta ‘Haçlı Seferleri’ kavramını kaldırdık. ‘Haçlı Saldırıları’. Doğrusu bu.

'Coğrafi Keşifler' diyor (lardı). Coğrafi keşif değil; sömürgeciliğin başlangıcıdır aslında.

Lozan imzalandığında Ege Denizi yok. Niye Lozan'da ‘Ege Denizi’ demiyorlar? Çünkü denizin adı ‘Adalar Denizi’.

Biz Milli Eğitim Bakanlığı'nda “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla programlarımızı değiştirirken bunlara çok hassas davrandık."

Milli Eğitim Bakanlığı okullarda tarihimize dair kavramları milli hafızmamıza, yani kimliğimize bize göre güncelledi. Haydi coşkuyla tekrar edelim; 

Haçlı seferleri değil;  Haçlı saldırıları”

Ermeni Meselesi değil; “Asılsız Ermeni iddiaları”

Tehcir kanunu değil;  “Sevk ve İskân Kanunu”…

Maarifteki bu değişime neden lüzum duyulduğunu ise şu şekilde izah ediyor bakanımız;

“Biz şunu istiyoruz: Çocuklarımız bize ait olan değerleri, bize ait olan coğrafyaları, bize ait olan insanları bu aidiyet duygusuyla bu akrabalık ilişkisiyle içselleştirsin, görsün ve gelecek kuşaklara bu dostluk ve kardeşlik iklimi, bu aidiyet iklimi yansısın.  Çocuklarımız hem geçmişle hem tarihle hem de gelecekle bağlantısını kurabilecek şekilde o aidiyetler gelişsin. Çünkü bilhassa iki dünya savaşı sürecinde bizim bölgeyle olan aidiyetimizi, bölge insanlarıyla olan kardeşlik hukukumuzu ortadan kaldırmak için içimize sokulan ayrıştırıcı kavramlasallaştırma var. “Orta Asya” bunlardan bir tanesi. Sembolik anlamda bizim açımızdan çok önemli; çünkü o coğrafya bizim coğrafyamız! O coğrafya bizim kardeşlerimizin coğrafyası! O yüzden “Orta Asya” yerine “Türkistan”ı yani bilimsel literatürdeki asıl adını koymayı tercih ettik.”

Ne diyordu Üstad Cemil Meriç; “Haçlıların en büyük zaferi tarih kitaplarımızdır!” Şimdi bu nasipli kalem senelerdir hasretle beklenen müjdeyi haykırıyor:

“Yusuf Tekin Haçlıları Yendi!”