Ailenin Son Siperleri
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan dönüşü uçakta yaptığı açıklamalar, aslında uzun süredir görmezden gelinen büyük bir tehlikeyi yeniden gündeme taşıdı. Erdoğan’ın “Biz çocuklarımızı algoritmaların insafına terk etmiyoruz” sözü, yalnızca teknik bir sosyal medya düzenlemesinin değil, aynı zamanda bir medeniyet savunmasının ilanıdır.
Bugün mesele sadece çocukların telefona fazla bakması değildir. Mesele, küresel dijital şirketlerin çocuklarımızın zihnini, dikkatini, ahlakını ve hatta kişiliğini şekillendiren görünmez bir vesayet kurmuş olmasıdır. Eskiden aile çocuğunu sokaktaki tehlikelerden korumaya çalışırdı. Şimdi ise tehlike, çocuğun cebinde taşınıyor.
Sosyal medya platformları kendilerini “iletişim aracı” olarak tanıtıyor. Oysa gerçekte bunlar, insan psikolojisini yöneten devasa veri merkezleridir. Çocukların neye güleceğine, neye öfkeleneceğine, kimi örnek alacağına artık anne-babadan çok algoritmalar karar veriyor. Bir çocuğun karşısına çıkan içerikler tesadüfen belirlenmiyor; dikkatini daha uzun süre ekranda tutacak, bağımlılığı artıracak şekilde hesaplanıyor.
Batı ülkeleri bile bu tehdidi artık açıkça kabul ediyor. Avrupa’da ve Amerika’da çocukların dijital bağımlılığı, depresyon, yalnızlık ve kimlik bunalımı üzerine sayısız araştırma yayımlanıyor. Teknoloji şirketlerinin eski yöneticileri dahi kendi çocuklarına ekran sınırlaması uyguladıklarını itiraf ediyor. Çünkü sistemin nasıl çalıştığını en iyi onlar biliyor.
Türkiye’nin burada attığı adım, çağın gerçeklerine karşı verilmiş gecikmiş ama önemli bir reflekstir. 15 yaş altına yönelik sosyal medya sınırlaması bir yasakçılık değil, koruyucu devlet anlayışının gereğidir. Nasıl ki çocuklara sigara ve alkol satışı sınırlandırılıyorsa, dijital bağımlılık üreten platformlara karşı da benzer bir koruma mekanizması kurulmalıdır.
Muhafazakâr toplumlar için aile sadece biyolojik bir birlik değildir; aynı zamanda kültürün, inancın ve ahlakın aktarıldığı temel kurumdur. Bugün dijital dünya tam da bu yapıyı hedef alıyor. Çocuk artık annesiyle değil ekranla konuşuyor; babasıyla değil fenomenlerle vakit geçiriyor. Rol modeller değişiyor, dil değişiyor, değerler değişiyor.
Üstelik mesele sadece ahlaki yozlaşma da değildir. Sosyal medya üzerinden yayılan şiddet içerikleri, sanal kumar, uyuşturucu özendirmesi, cinsiyetsizleştirme propagandaları ve psikolojik manipülasyonlar artık küresel bir güvenlik sorunu haline gelmiştir. Birçok aile çocuğunu fiziksel olarak yanında sanıyor ama aslında dijital bir kalabalığın içine bırakıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Çocuklarımızı korumak için seferberliğe mecburuz” sözü bu nedenle önemlidir. Çünkü burada söz konusu olan şey yalnızca ekran süresi değil, neslin istikbalidir. Devletin görevi sadece sınırları korumak değildir; toplumu içeriden çürütecek tehditlere karşı da tedbir almaktır.
Elbette teknoloji hayatın gerçeği. Kimse çocukları tamamen dijital dünyadan koparmayı savunmuyor. Ancak kontrolsüz özgürlük ile bilinçli kullanım arasında büyük fark vardır. Aksi halde birkaç küresel şirket, milyarlarca insanın zihinsel dünyasını şekillendiren yeni sömürge düzenini kurmaya devam edecektir.
Bugün asıl sormamız gerken şey, “Çocuklarımızı biz mi yetiştireceğiz, yoksa algoritmalar mı?” sorusu.
Türkiye’nin vermesi gereken cevap nettir. Neslini koruyamayan toplumlar, geleceğini de koruyamaz.