MİRAS KİMİN HAKKI?
İnsan hayatı boyunca çalışır, üretir, kazanır, kaybeder, yeniden ayağa kalkar ve sonunda geride bir malvarlığı bırakır. Fakat ölümden sonra ortaya çıkan en büyük soru çoğu zaman “Ne kadar miras kaldı?” değil, “Bu miras kime kalacak?” sorusudur. İşte tam bu noktada bireysel irade ile kanuni mirasçılık sistemi karşı karşıya gelir. İnsan yaşarken parasını nasıl harcayacağına büyük ölçüde kendisi karar verebilirken, öldükten sonra malvarlığı üzerindeki iradesi bazı durumlarda kanunun belirlediği sınırlarla karşılaşmaktadır. Bu durum, özellikle aile ilişkilerinin zayıfladığı, insanların birbirinden uzaklaştığı ve kan bağı bulunmayan insanların birbirine aileden daha yakın hale gelebildiği günümüzde yeniden düşünülmelidir.

EMEĞİN SAHİBİ
Bir servetin arkasında çoğu zaman yalnızca para yoktur. Yıllarca çalışmak, ticari risk almak, borçlanmak, başarısız olmak, yeniden başlamak, aile geçindirmek ve ömrün önemli bölümünü mücadele ederek geçirmek vardır. İnsan kendi emeğiyle oluşturduğu malvarlığı üzerinde hayattayken nasıl tasarruf edebiliyorsa, ölümünden sonra da iradesinin mümkün olduğunca korunması gerektiği düşünülebilir. Elbette bu özgürlük, yaşlı veya irade yeteneği zayıflamış insanların kandırılmasına izin verecek şekilde düzenlenmemelidir. Ancak gerçek irade açık, bilinçli ve özgür biçimde ortaya konmuşsa, hukukun da bu iradeye mümkün olduğunca saygı göstermesi gerekir.
KAN BAĞI YETERLİ Mİ?
Kan bağı, insan ilişkilerinin önemli bir unsurudur fakat tek başına sevginin, sadakatin veya emeğin ölçüsü değildir. Bir çocuk anne ve babasıyla yıllarca görüşmeyebilir. Bir anne veya baba evladıyla bütün bağlarını koparmış olabilir. Kardeşler birbirlerinin hayatından tamamen çıkmış olabilir. Buna karşılık hiçbir kan bağı bulunmayan bir insan, yıllarca yaşlı bir kişinin yanında durmuş, hastalığında ona bakmış, yalnızlığını paylaşmış ve hayatının en zor dönemlerinde onu yalnız bırakmamış olabilir. Ölüm geldiğinde ise bütün bu gerçek hayat ilişkileri bir anda ikinci plana itilerek yalnızca soy bağı üzerinden hak dağıtılması, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir meseledir.
ÇOCUĞUN İRADESİ
Bugün tartışılması gereken önemli konulardan biri de çocuğun kendi anne ve babasını mirasından tamamen çıkarabilme hakkıdır. Bir insan dünyaya geldiği için anne ve babasına karşı ömür boyu ekonomik bir bağ taşımak zorunda mıdır? Eğer bir çocuk yetişkin olduktan sonra anne ve babasıyla bütün ilişkisini kesmişse, yıllarca hiçbir destek görmemişse, ağır ailevi sorunlar yaşamışsa veya kendi iradesiyle ailesinden tamamen uzaklaşmışsa, ölümünden sonra sahip olduğu malvarlığının otomatik olarak anne ve babasına veya diğer kanuni mirasçılara aktarılması ne kadar adildir? Bireyin kendi hayatı üzerindeki tasarruf özgürlüğü açısından bu sorunun yeniden ele alınması gerekir.
ANNE BABANIN İRADESİ
Aynı hak anne ve baba açısından da düşünülmelidir. Bir anne veya baba, yıllarca yanında olmayan, kendisiyle ilgilenmeyen, hastalığında ve yaşlılığında onu yalnız bırakan, hatta hayatından tamamen çıkan bir evladına karşı ölümünden sonra dahi zorunlu bir miras bağı taşımak istemeyebilir. Böyle bir durumda kişinin açık ve bilinçli iradesi neden tamamen yok sayılmalıdır? Anne veya baba, kendi malvarlığını dilediği kişiye bırakabilme konusunda belirli koşullar altında daha geniş bir özgürlüğe sahip olmalıdır. Anne-baba olmak nasıl bir sorumluluksa, evlat olmak da yalnızca doğumla elde edilen sınırsız bir miras hakkı olarak görülmemelidir.
KARDEŞLER DE DAHİL
Aynı yaklaşım kardeşler açısından da tartışılmalıdır. Kardeş olmak, hayat boyunca birbirine destek olmak anlamına gelmeyebilir. Bazı kardeşler birbirlerinin hayatında hiç bulunmaz. Bazıları yıllarca görüşmez. Bazıları ise birbirlerine karşı ağır anlaşmazlıklar yaşar. Buna rağmen ölümden sonra ortaya çıkan miras hakkının yalnızca kan bağı üzerinden şekillenmesi, bireyin iradesini sınırlayan bir sonuç doğurabilir. İnsan, kendi kardeşini de belirli hukuki şartlar altında mirasından tamamen çıkarabilmelidir. Burada esas alınması gereken, kişinin kararının özgür, bilinçli ve gerçek iradesine dayanmasıdır.
SAKLI PAY TARTIŞMASI
Miras hukukundaki en önemli konulardan biri saklı paydır. Saklı pay sistemi, belirli mirasçıların mirastan tamamen mahrum bırakılmasını önleyen bir koruma mekanizmasıdır. Ancak bu sistemin günümüz aile yapısı ve bireysel özgürlük anlayışı açısından yeniden değerlendirilmesi gerektiği kanaati güçlü biçimde tartışılabilir. Eğer bir insan, açık ve bilinçli iradesiyle bir evladına, anne-babasına veya kardeşine hiçbir miras bırakmak istemediğini ortaya koyuyorsa, bu iradenin hangi koşullarda tamamen geçerli sayılabileceği yeniden ele alınmalıdır. Kişi açıkça “Bu kişi benim mirasçım olmasın” diyebilmeli ve bu irade gerçekleştiğinde saklı pay üzerinden sonradan miras talep edilmesinin önü kapatılabilmelidir.
VASİYET KORUNMALI
Bununla birlikte böyle bir sistemin kötüye kullanılmaması için çok güçlü güvenlik mekanizmaları gerekir. Özellikle ileri yaşta, ağır hastalık döneminde veya kişinin karar verme kapasitesinin tartışmalı olduğu durumlarda hazırlanan vasiyetnameler titizlikle incelenmelidir. Kişinin sağlık durumunun uygunluğu, karar verme ehliyeti, herhangi bir baskı veya yönlendirme altında bulunup bulunmadığı gerektiğinde bağımsız sağlık raporları ve diğer hukuki delillerle ortaya konulmalıdır. Amaç vasiyetnameyi zorlaştırmak değil, gerçek vasiyeti sahte vasiyetten ayırmaktır.
HAYAT ARKADAŞI
Bu mesele özellikle uzun yıllar evli olmadan birlikte yaşayan hayat arkadaşları açısından daha da önemlidir. Yirmi veya otuz yıl aynı hayatı paylaşan iki insan düşünelim. Birbirlerinin hastalığında, sağlığında, iyi ve kötü günlerinde yan yana durmuşlar. Fakat resmi evlilik bulunmadığı için ölümden sonra hayatta kalan kişinin hukuki konumu, yıllarca birlikte yaşanan gerçek hayatın gerisinde kalabilmektedir. Buna karşılık yıllardır görüşülmeyen uzak akrabalar miras hakkı elde edebilmektedir. Böyle bir durumda hukuk ile hayatın gerçekliği arasında ciddi bir mesafe ortaya çıkmaktadır.
MİRAS VE ADALET
Miras hukukunun temel amacı yalnızca mal dağıtmak olmamalıdır. Aynı zamanda adaleti, bireysel iradeyi ve aile ilişkilerinin gerçekliğini korumalıdır. Bir insanın hayatında hiç bulunmamış bir kişinin yalnızca kan bağı nedeniyle, hayatını paylaşan ve ona destek olan kişiden daha güçlü bir miras hakkına sahip olması toplum vicdanında tartışılabilir. Bu nedenle geleceğin miras hukukunda kan bağı ile gerçek hayat ilişkileri arasındaki denge yeniden kurulmalıdır.
KÖTÜYE KULLANIM
Burada diğer tarafı da görmek zorundayız. İnsanların mirastan çıkarılması kolaylaştırılırken yaşlıların, hastaların veya ekonomik açıdan bağımlı kişilerin baskı altına alınması engellenmelidir. Bir insanın son yıllarında yanına giren bir kişinin onu miras konusunda yönlendirmesi ihtimali vardır. Bu nedenle mirastan tamamen çıkarma iradesinin de güçlü delillerle desteklenmesi gerekebilir. Bağımsız sağlık değerlendirmesi, noter işlemleri, tanıklar ve gerektiğinde kayıt altına alınmış açık irade beyanları, sistemin güvenilirliğini artırabilir.
YENİ BİR DENGE
Bence geleceğin miras sistemi üç temel ilke üzerine kurulmalıdır: Bireyin malvarlığı üzerindeki iradesi, korunması gereken aile bireylerinin hakları ve kötüye kullanımın önlenmesi. Kişi kendi malvarlığı üzerinde gerçek ve özgür iradesini ortaya koymuşsa, bu iradenin ölümünden sonra da mümkün olduğunca korunması gerekir. Bir insan çocuğunu, anne-babasını veya kardeşini mirasından çıkarmak istiyorsa, belirli ve objektif şartlar altında bunu yapabilmelidir. Aynı şekilde yıllarca birlikte yaşadığı fakat resmi olarak evlenmediği hayat arkadaşına bütün veya belirli bir malvarlığını bırakmak istiyorsa, gerçek iradesinin hukuk tarafından korunabilmesi gerekir.
Miras, yalnızca ölümden sonra paylaşılacak malların adı değildir. Mirasın içinde bir insanın ömrü, emeği, mücadeleleri, sevgileri, kırgınlıkları ve hayat boyunca verdiği kararlar vardır. Bu nedenle miras hukukunu yalnızca “kim kimin akrabasıdır?” sorusuna indirgemek yeterli değildir.
Bir çocuk, yetişkin bir birey olarak kendi malvarlığı üzerinde söz sahibi olabilmelidir. Gerekli hukuki güvenceler altında anne ve babasını veya kardeşlerini mirasından çıkarabilmesi tartışılmalıdır. Aynı şekilde anne ve baba da kendileriyle hiçbir gerçek ilişkisi kalmamış bir evladı mirasından tamamen çıkarabilmelidir. Böyle bir durumda saklı payın devam edip etmeyeceği de yeniden değerlendirilmelidir.
Çünkü kan bağı insanı dünyaya getirir; fakat hayatı birlikte yaşamak, emek vermek ve birbirine sahip çıkmak insanları birbirine gerçekten bağlar.
Bir insan öldüğünde geride yalnızca mal bırakmaz. Kime güvendiğini, kimi sevdiğini, kimin yanında olduğunu ve hayatında kime değer verdiğini de ortaya koyar.
Bu nedenle geleceğin miras hukukunun temel sorusu belki de şu olmalıdır:
“Bu kişi kimin akrabasıydı?” değil, “Bu kişinin gerçek ve özgür iradesi neydi?”
PSİKOLOJİK PERSPEKTİF
Miras anlaşmazlıklarının altında çoğu zaman para kadar kırgınlık da vardır. İnsan kendisini yıllarca yalnız bırakan bir evladına veya hayatında hiç bulunmayan bir akrabasına servet bırakmak istemeyebilir. Buna karşılık kendisine yıllarca destek olan bir hayat arkadaşını veya başka bir insanı ailesinden daha yakın görebilir. Bu nedenle miras kararı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik ve duygusal bir karardır. Hukuk, bu duyguları tamamen ölçemez; fakat kişinin özgür iradesini yok saymamalıdır.
UYGULAMAYA DÖNÜK ÖNERİLER
Vasiyetnamenin gerçek iradeyi yansıttığının daha güçlü biçimde tespit edilmesi sağlanmalıdır. Kişinin mirastan çıkarma iradesi açık, bilinçli ve özgür olmalıdır. İleri yaş ve ağır hastalık durumlarında bağımsız sağlık değerlendirmesi yapılabilmelidir. Kişinin çocuklarını, anne-babasını ve kardeşlerini belirli hukuki şartlar altında tamamen mirastan çıkarabilmesinin önü açılmalı ve bu durumda saklı pay talebinin hangi koşullarda ortadan kalkacağı açıkça düzenlenmelidir. Uzun süreli evlilik dışı hayat arkadaşlıklarının da gerçek yaşam koşulları dikkate alınarak daha güçlü hukuki korumaya kavuşturulması değerlendirilmelidir.
OKUYUCUYA SORULAR
Bir insan, kendi kazandığı servetin kime kalacağına ne ölçüde karar verebilmelidir?
Kan bağı, hayat boyunca gösterilmeyen sevgi ve ilgiden daha mı değerlidir?
Yıllarca anne-babasını aramayan bir evlat, onların ölümünden sonra saklı pay istemeli midir?
Yıllarca evladının yanında olmayan bir anne veya baba, o evladın kazandığı servette zorunlu olarak hak sahibi olmalı mıdır?
Bir kardeş yalnızca aynı anne ve babadan doğduğu için miras hakkını korumalı mıdır?
Yirmi yıl aynı hayatı paylaşan bir hayat arkadaşı mı, yoksa yıllardır görülmeyen bir akraba mı daha güçlü miras hakkına sahip olmalıdır?
Ve en önemli soru:
Bir insanın ölümünden sonra bile kendi iradesinin üzerinde kan bağı mı olmalıdır, yoksa kendi hayatı boyunca verdiği değerler ve özgür iradesi mi?