İkinci, üçüncü hatta dördüncü kuşaklardan söz ediyoruz. Londra’da, Paris’te, Berlin’de, Brüksel’de, Amsterdam’da doğmuş; o ülkelerin dilinde eğitim görmüş, üniversitelerine gitmiş, ekonomisine katılmış, siyasetinde yer almış milyonlarca insandan söz ediyoruz. Buna rağmen Avrupa, Müslümanları konuşmaya başladığında hâlâ aynı kavramlara dönüyor:
Göç.
Entegrasyon.
Radikalleşme.
Güvenlik.
İslamcılık.
Demografi.
The Economist’in son dosyası da bu tarihsel alışkanlıktan bütünüyle kurtulabilmiş değil. Fakat hakkını teslim edelim: Dergi, Avrupa ve Amerika'da giderek yaygınlaşan “Müslümanlar Avrupa'yı ele geçiriyor” söyleminin verilerle desteklenmediğini açık biçimde söylüyor. Avrupa'nın 500 milyonu aşan nüfusu içerisinde Müslümanların oranının yaklaşık yüzde 6 olduğunu belirtiyor; göçmenlerin doğurganlık oranlarının da sonraki nesillerde içinde yaşadıkları toplumların oranlarına yaklaşma eğiliminde olduğunu hatırlatıyor.
Bu önemli bir tespittir. Fakat kanaatimce mesele rakamlardan daha derindedir. İslam Avrupa’ya yeni gelmedi
Avrupa'nın İslam'la ilişkisini son elli yıllık göç hareketleriyle başlatmak tarihsel bir yanılgıdır.
İslam Avrupa'nın kapısına dün gelmedi.
Endülüs'ü, Balkanlar'ı, Bosna'yı, Arnavutluk'u; Osmanlı'nın Avrupa'daki asırlara yayılan mevcudiyetini bir tarafa bırakarak “Avrupa ve İslam” tarihi yazılamaz.
Dahası Avrupa'nın modern düşüncesi de İslam medeniyetiyle karşılaşmadan bağımsız biçimde teşekkül etmedi. İslam dünyasının bilim, felsefe, tıp ve düşünce birikiminin Avrupa'ya aktarılmasının kıtanın entelektüel gelişimindeki yeri tarihçiler tarafından uzun zamandır tartışılıyor.
Dolayısıyla bugün Paris'teki bir camiyi, Londra'daki Müslüman bir aileyi veya Berlin'deki Türk toplumunu “Avrupa'ya sonradan eklenmiş yabancı unsur” olarak görmek tarihsel olarak eksik bir okumadır. İslam Avrupa'nın yalnız bugününün değil, tarihinin de bir parçasıdır. Asıl soru bunun kabul edilip edilmemesidir.
The Economist’in temel ayrımı: İslam başka, İslamcılık başka
Derginin dosyasının belki de en dikkat çekici cümlesi şudur:
“Islam poses no serious danger. But Islamism and the fear of Islam do.”
Yani:
“İslam ciddi bir tehlike oluşturmuyor. Fakat İslamcılık ve İslam korkusu oluşturuyor.”
The Economist'in aynı dosyadaki Britanya incelemesinde de benzer bir ayrım yapılıyor: “İslamcılık Britanya için bir tehdittir. İslam değildir.” Derginin kendi podcasti de “Islamism”i, devlet ve toplumun İslami ilkeler tarafından yönlendirilmesini savunan bir ideoloji olarak tarif ediyor. (Acast)
İşte benim The Economist'e ilk itirazım burada başlıyor.
İslam'ı kim tarif edecek?
Bir Müslümanın dini yalnızca vicdanında yaşaması gerektiğine kim karar verecek?
Müslüman, namazını kıldığı müddetçe “makbul Müslüman”; ekonomiye, aileye, ahlaka, eğitime, hukuka veya toplumsal hayata ilişkin inancından kaynaklanan bir söz söylediğinde “İslamcı” mı olacaktır?
Böyle bir tasnif, İslam'ı Batı'nın kabul edebileceği sınırlar içerisinde yeniden tarif etme tehlikesini beraberinde getirir.
İslam elbette bir siyasi parti programı değildir.
Fakat İslam yalnızca insanın ibadethanede yaşadığı bireysel ritüeller toplamı da değildir.
İslam'ın insana, aileye, komşuya, ticarete, adalete, ahlaka, merhamete, kamu hukukuna ve topluma ilişkin sözü vardır.
Bunu ifade etmekle demokratik düzeni ortadan kaldırmayı istemek aynı şey değildir.
Demokrasi Hristiyan'a açık da Müslüman'a kapalı mı?
Avrupa'nın bu noktada kendisine çok temel bir soru sorması gerekiyor.
Hristiyan Demokrat bir siyasetçi inancından hareketle aile politikası hakkında konuştuğunda bu demokrasi içerisinde meşru görülüyor da Müslüman bir siyasetçi kendi dini ve ahlaki değerlerinden hareketle aile hakkında konuştuğunda neden “İslamcılık” şüphesi doğuyor?
Bir kilise kürtaj, ötanazi veya aile konusunda görüş açıkladığında bu sivil toplum faaliyeti sayılıyor da bir cami veya Müslüman kuruluş toplumsal bir meselede görüş bildirdiğinde hangi noktada “siyasal İslam” başlıyor?
Burada ölçü çok açık olmalıdır:
Şiddet suçtur. Tehdit suçtur. Başkasının temel hakkını zor kullanarak ortadan kaldırmak suçtur.
Fakat düşünce suç değildir.
İnanç suç değildir. Bir Müslümanın kamusal alanda Müslümanca söz söylemesi de suç değildir.
Liberal demokrasinin gerçekten çoğulcu olup olmadığının imtihanı tam da burada başlar.
“Entryism” kavramına dikkat
The Economist dosyasında özellikle üzerinde durulan kavramlardan biri “entryism”.
Kabaca, küçük fakat örgütlü ideolojik grupların demokratik kurumlara girerek bu kurumlar üzerinde nüfuz elde etmeye çalışması anlamında kullanılıyor. Dergi bunu bazı İslamcı grupların okullar, belediyeler, yardım kuruluşları, camiler ve başka kurumlar üzerinden etkilerini artırması bağlamında tartışıyor. (infobae)
Elbette hiçbir demokratik devlet, kendisini ortadan kaldırmak isteyen gizli ve hukuk dışı örgütlenmelere karşı kayıtsız kalamaz.
Fakat burada son derece hassas bir sınır bulunmaktadır.
Bir Müslümanın belediye meclisine girmesi “nüfuz” değildir.
Milletvekili olması “sızma” değildir.
Sivil toplum kuruluşu kurması “entryism” değildir.
Çocuklarının eğitimine ilişkin talepte bulunması demokratik hakkıdır.
Kendi değerlerini demokratik yollarla savunması da vatandaşlık hakkıdır.
Bunları birbirine karıştırdığınız anda Müslümanlara şu mesajı vermiş olursunuz:
“Demokrasiye katılabilirsiniz; fakat bizim uygun gördüğümüz fikirleri savunmak şartıyla.”
Bunun adı çoğulculuk olmaz.
The Economist’in kendi rakamları başka bir şey daha söylüyor
Dosyada dikkat çekici bir eğitim verisi bulunuyor.
Britanya'da 2021'de standart sınavlara giren Bangladeş kökenli gençlerin yüzde 67'sinin 19 yaşına geldiğinde üniversiteye kayıt yaptırdığı; beyaz Britanyalılarda bu oranın yüzde 38 olduğu belirtiliyor. Dergi bunu Müslüman göçmenlerin sonraki kuşaklarının toplumsal ilerlemesine ilişkin örneklerden biri olarak kullanıyor. (infobae)
Bu veri üzerinde durmak gerekiyor.
Çünkü yıllarca Avrupa Müslümanlarına:
“Eğitim alın, topluma katılın, üretin, siyasete girin, bulunduğunuz ülkeye katkı sağlayın” denildi.
Şimdi çocuklar üniversitelere gidiyor.
Doktor oluyor.
Avukat oluyor.
Akademisyen oluyor.
Belediye başkanı, milletvekili, bakan oluyor.
Bu defa başka bir endişe başlıyor:
“Acaba kurumlarda fazla mı etkili oluyorlar?”
Burada Avrupa'nın kendi çelişkisiyle yüzleşmesi gerekiyor.
Müslümanın topluma katılmaması problem, katılması da problem olamaz.
Elbette Müslümanların da kendilerine sorması gereken sorular var
Bütün sorumluluğu Avrupa'nın üzerine bırakmak da doğru değildir.
Avrupa Müslümanlarının kendi içlerine dönerek konuşmaları gereken meseleler vardır.
Gençlerin eğitimi, kadınların toplumsal hayattaki yeri, farklı düşüncelere tahammül, şiddet dili, dini bilginin niteliği, kuşak çatışması, camilerin fonksiyonu ve Müslüman toplulukların kendi içerisindeki baskılar açıkça tartışılmalıdır.
The Economist'in Britanya'da yaptırdığı ankette Müslümanların yüzde 52'sinin eşcinselliği yanlış bulduğu; 35 yaş altındakilerin yüzde 41'inin Hz. Muhammed'e hakaret edilmesi durumunda şiddetin haklı görülebileceğini düşündüğü aktarılıyor. Dergi bu oranı 35 yaş üzerindekiler için yüzde 25 olarak veriyor. (infobae)
Özellikle ikinci veri Müslümanların üzerinde düşünmesi gereken ciddi bir meseledir.
Peygamber sevgisinin şiddete tahvil edilmesi İslam dünyasının üzerinde düşünmesi gereken bir eğitim ve temsil problemidir.
Hz. Peygamber'i savunmanın yolu onun ahlakını terk etmek olamaz.
Fakat burada da Avrupa'nın yapacağı hata, belirli toplumsal problemleri bütün Müslümanların karakteriymiş gibi sunmak olacaktır.
Bir Müslümanın muhafazakâr olmasıyla şiddeti meşru görmesi de birbirine karıştırılmamalıdır.
İslamofobi de radikalleşme kadar konuşulmalıdır
The Economist'in dosyasındaki önemli tespitlerden biri de Avrupa'da İslam korkusunun ulaştığı seviyedir.
Dergiye göre bazı Avrupa ülkelerinde toplumun yaklaşık yarısı İslam'ın Batılı değerlerle bağdaşmadığını düşünüyor. Fransa'da Marine Le Pen'in kamusal alanlarda İslami başörtüsünün yasaklanması yönündeki yaklaşımına destek yüzde 60 düzeyinde aktarılıyor. (每日经济学人)
Bu rakamlar yalnız Müslümanları anlatmıyor.
Avrupa'yı da anlatıyor.
Avrupa yıllarca Müslümanlara “entegrasyon” dersi verdi.
Belki artık biraz da kendisine birlikte yaşama dersi vermelidir.
Çünkü entegrasyon tek taraflı bir süreç değildir.
Bir taraftan Müslümana “bu toplumun parçası ol” deyip diğer taraftan onun başörtüsünü, camisinin minaresini, helal gıdasını veya kamusal görünürlüğünü sürekli bir güvenlik ve kimlik problemi olarak tartışırsanız, aidiyet üretmek yerine yabancılaşma üretirsiniz.
Batı’nın “makbul Müslüman” arayışı
Kanaatimce meselenin en önemli tarafı burasıdır.
Batı uzun zamandır kendi zihninde bir “makbul Müslüman” tanımı üretmeye çalışıyor.
İnancını bireysel alanda yaşayan fakat kamusal hayatta dini referans kullanmayan;
ibadet eden fakat toplumsal meseleler hakkında İslami kavramlarla konuşmayan;
kültürel olarak Müslüman fakat medeniyet iddiası taşımayan bir insan modeli...
Böyle bir Müslüman tanımı İslam'ın kendi tarifi değildir.
İslam'ın siyasallaştırılması nasıl problemli sonuçlar doğurabiliyorsa, İslam'ın bütünüyle özelleştirilerek vicdanlara ve ibadethanelere hapsedilmesi de başka bir ideolojik dayatmadır.
Avrupa gerçek çoğulculuğa ulaşacaksa Müslümanların kendisi gibi olmasına tahammül etmeyi öğrenmek zorundadır.
Elbette Müslüman da beraber yaşadığı insanların haklarına, hukukuna ve haysiyetine riayet etmek zorundadır.
Ortak hayat ancak karşılıklı hukukla kurulabilir.
Biz bu tartışmayı yüz yıl önce de yapıyorduk
Sebilürreşad açısından The Economist'in kapağının ayrıca tarihî bir anlamı var.
Çünkü Sebilürreşad'ın sayfalarında yüz yılı aşkın süre önce de İslam'ın modern dünya karşısındaki konumu, Batı medeniyetiyle münasebeti, Müslüman toplumların geri kalmışlığı, eğitim, hukuk, ahlak ve medeniyet meseleleri tartışılıyordu.
Mehmet Âkif'in ve Sebilürreşad münevverlerinin Batı'ya yaklaşımı ne kör bir reddiyecilikti ne de teslimiyet.
Batı'nın ilmini, çalışkanlığını, kurumlarını görmek gerektiğini söylediler; fakat Batı'yı bütün değerleriyle taklit etmeyi medeniyet zannetmediler.
Bugün de ihtiyacımız olan yaklaşım budur.
Avrupa'daki her problemi İslamofobi diyerek geçiştirmek ne kadar yanlışsa, Avrupa'daki her Müslümanı potansiyel radikal olarak görmek de o kadar yanlıştır.
Bizim meselemiz savunmacı bir İslam anlatısı üretmek değildir.
İslam'ı kendi hakikati, kendi kavramları ve kendi medeniyet tasavvuru içerisinde anlatabilmektir.
Avrupa’nın geleceğinde İslam var
The Economist'in kapağına bakarken gördüğüm asıl gerçek budur:
Avrupa'nın geleceğinde İslam vardır.
Bunun anlamı Avrupa'nın “İslamlaşacağı” değildir.
Bunun anlamı, Müslümanların artık Avrupa'nın kalıcı unsurlarından biri olduğudur.
Camileriyle.
Aileleriyle.
Üniversite öğrencileriyle.
İş insanlarıyla.
İşçileriyle.
Sanatçılarıyla.
Akademisyenleriyle.
Ve elbette problemleriyle.
Avrupa'nın önünde iki yol bulunuyor.
Müslümanları sürekli güvenlik, göç ve entegrasyon başlıklarının altında tartışmaya devam edebilir.
Ya da onları kendi toplumunun eşit ve kalıcı unsurlarından biri olarak kabul ederek yeni bir birlikte yaşama hukukunun yollarını arayabilir.
Müslümanların da önünde benzer bir sorumluluk vardır.
Avrupa'da yaşayan Müslüman, kendi inancından vazgeçmeden içinde bulunduğu topluma ne katacağını düşünmelidir.
Mesele Avrupa'da İslam'ın var olup olmayacağı değildir.
İslam zaten Avrupa'dadır.
Asıl mesele şudur:
Avrupa, İslam'la birlikte yaşamayı; Avrupa Müslümanları da kimliklerini kaybetmeden ortak bir hayat kurmayı başarabilecek mi?
The Economist kapağına “Gerçekler ve Yalanlar” yazmış. Belki bu tartışmanın en büyük gerçeği şudur: Avrupa'nın İslam'ı, İslam'ın da Avrupa'yı artık uzaktan konuşma imkânı kalmamıştır. Birbirleri hakkında konuşmaktan, birbirleriyle konuşmaya geçmek zorundalar.