Osmanlı’yı Kitabelerden Silen, Pier Loti’yi Tepeye Diken Aynı El!
“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, Hakikat susmayacak.
Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamıyacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrının gazabından kurtulamıyacaklar.”
Cumhurbaşkanımız üç gün evvel (22 Eylül 2026) katıldığı BM kürsüsünden dünyaya Üstad Sezai Karakoç’un yukarıdaki satırlarıyla seslendi ve Gazze’de durmaksızın devam ettirdikleri insanlık dışı soykırımı haykırdı. İsrailliler alanı terk etmek zorunda kaldı!
Bu Müslümanca duruş karşısında iftihar ettik mi? Elbette. Zira bizim nesil 1999’un Ekim’inde Amerika Başkanı Bill Clinton önünde el pençe divan duran Başbakan Ecevit’le ne utançlar yaşadığını hatırladı.
Şimdi bir diriliştir kaplıyor semaları. Senelerce sindirilmiş, susturulmuş milletimiz ezberlerini sorguluyor şimdi. Ve o şiir şehrin, “Şehr-i Sitanbul’un en muhteşem tepesinde bir Fransız’ın işi ne?” diye sual ediyor.
İstanbul âşıklarından biri Pier Loti. Bütün gayriahlaki vasıflarını bir tarafa bırakıp İstanbul’a methiyeler dizmesi, Osmanlı’yı içinden görüp beğenmesi, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’ya karşı Osmanlı’yı savunmasını takdirle karşılıyoruz; lakin biz de bîvefa olmamışız. Kahve içtiği mekâna, sokağa, caddeye adını vermişiz; yetmez mi? O kalemiyle Osmanlı’yı savundu; peki ya Çanakkale’de İstiklâl Harbi’nde bizimle omuz omuza çarpışan canını bu yola adayan Hind İslam Kıtasının kahramanı Abdurrahman Peşaveri gibi nicesinin adı neden hiçbir yerde yok? Yahut İdris-i Bitlisî ondan daha mı az kıymeti haizdi ki tepeden onun adını silip Pier Loti’nin ismini kazıdılar?
Oysa İdris-i Bitlisî siyaset adamı olmasının dışında; hattat, münşî, müellif, şairdi. Yavuz Sultan Selim’in Şark politikasında danışmanı İdris-i Bitlisî, maiyetindeki 10 bin gönüllü askerle Diyarbekir’i Safevî kuşatmasından kurtardı. Doğudaki aşiretlerin beyleriyle görüşüp bölgenin savaşsız olarak Osmanlı yönetimine girmesinde mühim hizmetlerde bulundu. Yavuz ona o kadar çok itimat ediyordu ki üzerinde tuğrası olan boş kâğıtları verip bunları kendisinin doldurmasını ve aşiret beylerine göndermesini istiyordu.
Güzel huylu, etkili konuşan, kalemi kuvvetli, dindar, bilgili, yardımsever ve özellikle siyasetin inceliklerine vâkıftı. Tıp, kozmoğrafya, felsefe, tasavvuf, siyaset, ahlâk ve tarih gibi ilimlerle meşgul olan İdrîs-i Bitlisî Farsça, Arapça, Türkçe dillerinde çeşitli eserler kaleme almıştı. “Heşt Bihişt” isimli en önemli eseri II. Bayezid’in emriyle yazdığı Osmanlı tarihidir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, İdrîs-i Bitlisî maddesi)
Beni cezbeden bir diğer hususiyeti tarihe edebiyatı sokup süslü yazma geleneğinin de ilk temsilcisi olmasıdır.
İşte böylesine mümtaz bir şahsiyetin adı nasıl oldu da o Eyüp Sultan’ın manevi burcundan silindi? Hangi amaç ve hangi gerekçelerle?
“Turistik amaçlı” diyenler oldu; fakat ben bu kadar masum yaklaşamayacağım meseleye. “Biraz hoşgörülü olun; bir tepeye Fransız yazarın adının verilmesinde ne var?” demeyin lütfen. O hoşgörüyü en çok hak eden bu güzel vatanı, İstanbul’u bize hediye eden ecdadımız değil miydi? Lakin bir gecede çıkarılan kanunla bir daha dönmemek üzere sürüldüler (3 Mart 1924). Bu öylesine büyük bir sürgündü ki transit olarak bile vatanlarından geçemediler! Yetmedi 1057 sayılı kanunla eserlerinin üzerinden adları silindi!
Neydi o şanı yüce Osmanlı adını kitabelerden kazıyan kanun? Buyurun birlikte okuyalım;
“Türkiye Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Bilimum (Bütün) Mebânî-i Resmiye ve Milliye (Resmi ve Milli Binalar) Üzerindeki Tuğra ve Methiyelerin (Osmanlı padişahlarının imza ve mühürleri ile padişahı veya saltanatı öven kitabe ve yazıların) Kaldırılması Hakkında Kanun.”
İşte bu yıkım kanunu 28 Mayıs 1927’de yürürlüğe girdi.
Derakap katliam başladı. Her biri sanat eseri tuğralar, kitabeler bir bir kazındı. Resmi binalardan sökülecekti isimler ve binaya zarar vereceği düşünülen yazıların ise ismi bir sıva ile örtülecekti. Fakat çeşmeler, saat kuleleri, camiler, medreseler, nişan taşları dahi bu yıkımdan kurtulamadı. Bir hain kazma acımasızca yok ediyordu ecdadımızın izini. Maziyi silmek, Osmanlı’dan kurtulmak isteniyordu. Cemil Meriç’in deyişiyle: “Bu tahripkâr telkinlerin mümeyyiz vasfı tarihe düşmanlıktı.”
İsveç’in başkenti Stockholm’ün postane binasında taşa kazılı Osmanlı sarığı ve tuğrası hâlâ dururken biz Sirkeci Büyük Postane Binası’ndan Sultan II. Abdülhamid’in tuğrasını, Sultan V. Mehmed Reşat’ın armasını kazıdık (95 sene sonra 2021’de, PTT’nin 181. yılında sökülen tuğralar yeniden asıldı).
İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısında yer alan Sultan Abdülaziz tuğrasını ( 2014’te tekrar gün yüzüne çıkarıldı),
İzmir’in sembolü saat kulesinden onu hediye eden Sultan II. Abdülhamid’in adını,
Erzurum Hamidiye Hastanesi’nden Sultan Abdülhamid’in tuğrasını (M. Armağan’ın gündeme getirmesiyle 2024’te o dönem Erzurum Valisi olan Mustafa Çiftçi tarafından yeniden koyduruldu),
Sinop Alaâddin Camii kitabesindeki tuğrayı ve sayamayacağım kadar nice kıymetli eserlerden Osmanlı adı kazındı. Fakat kalbimizden ecdadımızın adını silmeye güçleri yetmedi.
Vakit bu vakittir.
Ecdadımıza layık görülen bu denî muamaleye karşı şimdi köklerimizle buluşmak için seferber olduk. İnanıyoruz ki Ayasofya nasıl aslî hüviyetine döndürüldü, sökülen tuğralar yerine konulmaya başladıysa İdrîs-i Bitlisî adı da yeniden o mübarek tepeye kazınacak. Bize düşen doğru yerde durmak, unutmamak ve unutturmamak Hüsnü Arkan’ın dediği gibi;
“Bir gün karanlığın içinden geçeceğiz. Aydınlık sabahlara vardığımızda içimizde saklı kalacak bir parça karanlık. Çünkü bizi karanlık yollarda yürüten içimizde saklı kalmış bir parça aydınlıktır…”