Dünya iki boğazın gölgesinde yeni bir jeopolitik döneme giriyor

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Uluslararası ilişkiler tarihinde bazı coğrafyalar vardır ki, üzerlerinde yaşanan her kriz yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel ekonominin yönünü de değiştirir. Bugün Hürmüz ve Babülmendep boğazlarında yaşananlar tam da böyle bir dönüm noktasına işaret ediyor.

Uzun yıllardır enerji güvenliği denildiğinde akla ilk gelen kavram "arz güvenliği"ydi. Petrol üretilecek mi? Doğalgaz akışı devam edecek mi? OPEC ne karar alacak? Küresel piyasalarda temel tartışma başlıkları bunlardı.

Ancak son haftalarda yaşanan gelişmeler gösteriyor ki artık mesele yalnızca üretmek değil; üretileni güvenli biçimde ulaştırabilmek.

Bu ayrım, ilk bakışta teknik gibi görünse de aslında dünya ekonomisinin yeni kırılganlığını tarif ediyor.

Çünkü küreselleşme, üretim merkezlerini çeşitlendirdi ama ticaret yollarını aynı ölçüde çeşitlendiremedi.

Enerji hâlâ birkaç dar deniz koridorundan geçiyor.

Küresel tedarik zincirleri hâlâ birkaç kritik boğaza bağımlı.

Ve bu bağımlılık, askeri güçten çok jeoekonomik kırılganlık üretiyor.

İran'ın kurduğu denge

Ortaya çıkan tablo yalnızca İsrail ile İran arasındaki çatışmanın ekonomik sonucu olarak okunmamalı.

Burada dikkat çekici olan, İran'ın yıllardır inşa ettiği caydırıcılık mimarisidir.

Tahran, konvansiyonel askeri kapasitesinin Batı ile doğrudan rekabet edecek seviyede olmadığını biliyor.

Bu nedenle farklı bir strateji benimsiyor.

Rakibinin askerini değil, ekonomisini baskı altına almak.

Hürmüz Boğazı üzerindeki nüfuzu bunun ilk ayağını oluşturuyor.

Yemen'deki Husiler üzerinden Babülmendep hattında oluşan baskı ise ikinci halkayı tamamlıyor.

Böylece enerji arzının iki kritik geçidi aynı anda risk altında kalıyor.

Bu tablo, klasik savaş literatüründe "asimetrik caydırıcılık" olarak tanımlansa da ekonomik etkileri bakımından çok daha geniş sonuçlar doğuruyor.

Çünkü modern dünyada bir boğazın kapanması yalnızca gemileri durdurmuyor.

Fiyatları yükseltiyor.

Sigorta maliyetlerini katlıyor.

Enflasyonu besliyor.

Merkez bankalarının para politikasını değiştiriyor.

Dolayısıyla savaşın etkisi artık yalnızca cephede değil; Londra'daki finans merkezinde, Frankfurt'taki Avrupa Merkez Bankası'nda ve Tokyo'daki enerji ithalatçısının bilançosunda da hissediliyor.

Petrol fiyatlarından daha büyük mesele

Kamuoyunun dikkati çoğunlukla Brent petrolün varil fiyatına odaklanıyor.

Oysa fiyat, yaşanan dönüşümün yalnızca görünen yüzü.

Asıl değişim lojistik maliyetlerinde yaşanıyor.

Bir tankerin Hürmüz'den geçememesi, alternatif rota araması ya da Afrika'nın güneyini dolaşmak zorunda kalması; yalnızca birkaç günlük gecikme anlamına gelmiyor.

Yakıt tüketimi artıyor.

Gemiler daha uzun süre denizde kalıyor.

Sigorta primleri katlanıyor.

Yeni tanker ihtiyacı doğuyor.

Bu maliyet zinciri en sonunda raf fiyatlarına kadar uzanıyor.

2021'de yaşanan Süveyş krizi sırasında Ever Given gemisinin yalnızca altı gün boyunca kanalı kapatması bile dünya ticaretine milyarlarca dolarlık zarar vermişti.

Bugün ise sorun tek bir gemi değil.

İki stratejik boğazın aynı anda risk altında bulunması.

Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz tablo, geçici bir nakliye sorunu değil; küresel ticaret mimarisinin yeniden sorgulanmasına yol açabilecek yapısal bir kırılmadır.

ABD için yeni bir sınav

Washington açısından da önemli bir paradoks ortaya çıkıyor.

ABD askeri kapasitesi bakımından dünyanın tartışmasız en güçlü ülkesi olmayı sürdürüyor.

Ancak askeri üstünlük ile ekonomik güvenliği garanti altına almak aynı şey değil.

Son yıllarda Ukrayna savaşı, Tayvan Boğazı'ndaki gerilim ve şimdi Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler aynı gerçeği tekrar tekrar gösteriyor.

Deniz yollarının güvenliği artık yalnızca donanma göndermekle sağlanamıyor.

Çünkü tehditler devletlerden çok vekil güçler üzerinden geliyor.

Bu durum, klasik caydırıcılık anlayışını da zorluyor.

Askeri üstünlük devam ediyor.

Fakat ekonomik kırılganlık büyüyor.

Türkiye'nin önüne çıkan fırsat

Tam da bu noktada Türkiye'nin jeopolitik konumu yeniden değer kazanıyor.

Ankara son yıllarda yalnızca enerji ithalatçısı bir ülke olmanın ötesine geçerek enerji ve lojistik merkezi olma hedefini ön plana çıkardı.

Irak Kalkınma Yolu Projesi bu yaklaşımın en somut örneği.

Fav Limanı'nı Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlayacak demiryolu ve otoyol ağı uzun süre yalnızca altyapı projesi olarak değerlendirildi.

Bugün ise çok daha farklı bir anlam taşıyor.

Deniz yollarının güvenliği sorgulanırken kara koridorlarının stratejik değeri yükseliyor.

Benzer şekilde Orta Koridor'un güçlendirilmesi, Bakü-Tiflis-Kars hattının geliştirilmesi ve Hazar geçişli taşımacılığın artırılması da artık ulaştırma projeleri olmanın ötesinde ulusal güvenlik ve ekonomik direnç başlığı altında değerlendiriliyor.

Hiçbir kara hattı kısa vadede Hürmüz'ün taşıdığı enerji hacmini ikame edemez.

Ancak küresel sistem tek bir geçide bağımlı kalmak istemez.

Alternatif oluşturabilen ülkeler ise yalnızca transit geliri elde etmez.

Diplomatik ağırlık kazanır.

Yatırım çeker.

Sanayi üretimini büyütür.

Bölgesel güç konumunu tahkim eder.

Yeni jeoekonomik düzen

Soğuk Savaş döneminde güç, askeri üslerin sayısıyla ölçülürdü.

1990'larda küreselleşme üretim kapasitesini öne çıkardı.

Bugün ise üçüncü bir döneme giriyoruz.

Artık ülkelerin değeri, güvenli ticaret koridoru sunabilme kabiliyetiyle ölçülüyor.

Limanlar, demiryolları, enerji terminalleri ve lojistik merkezleri; en az savaş uçakları kadar stratejik hale geliyor.

Önümüzdeki yıllarda rekabet yalnızca enerji kaynakları üzerinde değil, o enerjiyi hangi güzergâhla taşıyacağı üzerinde yaşanacak.

Bu nedenle Hürmüz ve Babülmendep'de yaşananlar yalnızca bugünün krizi değildir.

Bunlar, küresel ekonominin yeni jeopolitik haritasını şekillendirecek uzun vadeli dönüşümün ilk işaretleridir.

Türkiye'nin önündeki asıl sınav ise bu değişimi doğru okuyabilmektir.

Çünkü tarih, coğrafi avantajların kendiliğinden fırsata dönüşmediğini gösteriyor.

Doğru stratejiyle desteklenmeyen coğrafya yalnızca bir konumdur.

Doğru zamanda geliştirilen vizyon ise o konumu ekonomik ve diplomatik güce dönüştürebilir.

Dünya bugün iki boğazın güvenliğini tartışıyor.

Belki de yarın, bu iki boğaza alternatif oluşturabilen yeni ticaret koridorlarının hangi ülkeleri küresel sistemin merkezine taşıdığını konuşacağız.