Papa'nın Avrupa'ya verdiği göç mesajı neden önemli?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Papa 14. Leo'nun Lampedusa Adası'ndan yaptığı göç çağrısı, ilk bakışta insani bir mesaj gibi görünebilir. Oysa bu ziyaret, Avrupa'nın en büyük siyasi krizlerinden birine yapılmış güçlü bir müdahaledir.

Çünkü bugün Avrupa'nın gündeminde sadece Rusya-Ukrayna Savaşı, enerji güvenliği ya da NATO'nun dönüşümü yok.

Kıtanın geleceğini belirleyen en önemli başlıklardan biri de göç.

Papa'nın özellikle Lampedusa'yı seçmesi tesadüf değil. Akdeniz'in ortasındaki bu küçük ada, yıllardır Avrupa'nın vicdanı ile güvenlik kaygıları arasındaki çatışmanın sembolü haline geldi. Binlerce insan için umut kapısı olan Lampedusa, aynı zamanda yüzlerce göçmenin mezarı oldu.

Papa'nın, "Bu denizde ölenler hem alınan kararların hem de alınmayan kararların kurbanıdır" sözü de tam olarak bunu anlatıyor.

Aslında eleştirinin hedefinde yalnızca insan kaçakçıları yok.

Mesajın muhatabı doğrudan Avrupa siyasetidir.

Son yıllarda Avrupa Birliği'nin göç politikası önemli ölçüde değişti. 2015'teki büyük göç dalgasının ardından birçok Avrupa ülkesi sınır güvenliğini önceleyen politikaları tercih etti. Duvarlar yükseldi, iltica kuralları sertleştirildi, geri kabul mekanizmaları genişletildi ve düzensiz göçü Avrupa sınırlarının dışında durdurmaya yönelik anlaşmalar hız kazandı.

Bugün göç meselesi Avrupa'da artık insani bir tartışmadan çok siyasi bir tartışmaya dönüşmüş durumda.

Fransa'da seçim kampanyalarının merkezinde göç var.

Almanya'da aşırı sağın yükselişinde göç belirleyici unsur haline geldi.

Hollanda, Avusturya ve İtalya'da benzer tablo yaşanıyor.

Göç artık sadece sınırları değil, sandıkları da etkiliyor.

Papa 14. Leo ise tam bu atmosferde farklı bir pencere açıyor.

"Avrupa'nın tarihi ve kültürü ona daha büyük sorumluluk yüklüyor" derken aslında Avrupa Birliği'nin kuruluş felsefesini hatırlatıyor.

İnsan hakları, dayanışma ve ortak sorumluluk üzerine inşa edilen Avrupa projesinin bugün en ağır sınavını göç konusunda verdiğini söylüyor.

Ancak Papa'nın çağrısının pratikte karşılık bulması kolay görünmüyor.

Çünkü Avrupa hükümetleri iki farklı baskı altında.

Bir tarafta uluslararası hukuk ve insani sorumluluklar...

Diğer tarafta ise güvenlik kaygıları ve seçmen baskısı...

Bu nedenle Brüksel'in önümüzdeki dönemde daha sert sınır politikalarından tamamen vazgeçmesi beklenmiyor.

Tam tersine, Avrupa göçü kendi sınırlarının dışında yönetmeye devam etmek isteyecek.

Tam da bu noktada Türkiye yeniden denklemin merkezine oturuyor.

Yaklaşık on yıldır milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye, Avrupa'nın göç yükünü fiilen paylaşan en önemli ülke konumunda.

Ankara'nın uzun süredir dile getirdiği "yük paylaşımı" ve "ortak sorumluluk" çağrıları, bugün farklı bir ses tonuyla Vatikan'dan da yükselmiş oldu.

Bu durum, Avrupa'nın göç sorununu yalnızca tel örgülerle, sahil güvenlik operasyonlarıyla veya üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalarla çözemeyeceğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Papa'nın ziyaretinin bir başka dikkat çekici yönü ise zamanlaması.

ABD'de Donald Trump yönetiminin göç politikalarını daha da sertleştirdiği, Avrupa Birliği'nin yeni iltica düzenlemelerini uygulamaya koyduğu bir dönemde, ABD doğumlu bir Papa'nın Lampedusa'da verdiği görüntü sembolik olduğu kadar siyasi bir anlam da taşıyor.

Bu, yalnızca Katolik dünyasına değil, Batı siyasetinin tamamına verilmiş bir mesajdır.

Önümüzdeki yıllarda Avrupa'nın karşı karşıya olduğu temel soru değişmeyecek.

Sınırlarını mı koruyacak, değerlerini mi?

Asıl mesele ise şu...

Bunu birbirine alternatif iki seçenek haline getirmeden başarabilecek mi?

Papa 14. Leo'nun Lampedusa'dan yaptığı çağrı, belki göç krizini tek başına çözmeyecek.

Ancak Avrupa'nın uzun süredir ertelediği bir gerçekle yeniden yüzleşmesini sağlayacak.

Çünkü Akdeniz'de batan sadece göçmen tekneleri değil; aynı zamanda Avrupa'nın insan hakları söyleminin inandırıcılığı da oluyor.