Osmanlı’da Taş Olmak

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

                                                                         Bu taş cebinime benzer ki aynî makberdir;

                                                                        Dışı sükûn ile zâhir, derûnu mahşerdir.

 

Osmanlı medeniyetinin zarafetini, şefkatini ve dahi estetik anlayışını tebârüz eden dışı sükût ile zahir içi mahşer taşlardan dinleyelim.

Zira cedlerimizin müşfik elinde en sert taşlar bile pamuğa çevriliyor; heyecanla kimliğe kavuşmayı bekliyorlardı. Tanpınar’ın dediği gibi onlar “İnşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı.” 

İşte dinimizin temeli namazı her vakit her yerde kılınır hâle getiren kıble taşları.  Bu taşlar Osmanlı’nın açık hava camii olan namazgâhlarında kıbleyi gösterirdi. Mihrap şeklinde oyulmuş, üst kısmı kemerli mezar taşlarına benzer taşlarda ayetler yazılır, kandil ve bitki motifleri işlenirdi.

Çöpür taşını duymuş muydunuz?  Su yolunun üzerine, havuz çıkışlarına, çeşmelerin taşma yollarına yerleştirilen suyun çevrildiği spiral desenli çöpür taşları vardı Osmanlı’da. Bu taşlar camilerde, hanlarda, konaklarda ve saraylarda kullanılırdı. Bu yolu takip eden su, hareketi ve sesiyle mekâna ruh verir, huzur getirirdi.

Sadaka taşları ise Osmanlı sosyolojisini en net şekilde yansıtan aletlerdi. Veren elin alan eli bilmediği, alan elin mihnet altında kalmadan ihtiyacını giderdiği mahrem taşlar. Bu sır yüklü taşlar Emir Sultan Camii’nde,  Muradiye Külliyesi’nde ve daha birçok şehirde farklı şeklilerle şimdi manasını kaybetmiş vaziyette eski günlerine ağıt yakıyor.

Osmanlı toplumunun misafirperverliğinin yansımalarından biri ise misafir taşı. Aynı zamanda toplanma yeri olan caminin duvarlarının gölgesinde oturak şeklinde, sıralı olarak kondurulmuş misafir taşlarına; uzak diyarlardan gelen misafirler namaz çıkışı oturur, çay ve soğuk şerbet eşliğinde hoş bir karşılama ile muhabbeti tadardı.  Her bir taş, oranın sâkini olan şahıslara zimmetlenmişti adeta. Misafir kimin taşına oturmuşsa taşın sahibi onu evine davet eder; yemeğinden, abdestine, hayvanlarının doyurulmasına kadar evinde ağırlardı. Böylece dualara ebedi konuk olacak, bâki bir kardeşliğin de temeli atılmış olurdu bu taş sayesinde.

At ve diğer binek hayvanlarına binmek için kullanılan birkaç basamaklı yarım veya bir metre genişliğindeki binek taşları vardı bir de. Cadde ve sokakların köşelerinde saray, konak ve cami önlerine konulurdu. Padişahın, devlet erkânının, ihtiyarların, kadın ve çocuklarının  bineğe ve binek arabalarına kolayca binmeleri sağlanırdı.

Mola taşları da Osmanlı sosyal devlet anlayışının sokağa yansımış halini gösterirdi. Birkaç kişinin ancak taşıyacağı yükleri sırtlanan hamalların, yol boyunca soluklanıp küfesini bırakması ve dinlendikten sonra da başka birine ihtiyaç duymadan kalkıp yoluna devam etmesini sağlardı.

 Kaybolmuş bir eşyayı bulan kişi dinimize göre o eşyaya el uzatmamalı yahut sahibini bulup teslim etmelidir. O da mümkün değilse Osmanlı döneminde yaşayan biri  için bunun en kolay yolu karakola götürmek değil; yitik taşına teslim etmek olurdu. Evet, Osmanlı’nın Yitik taşları da vardı. Cami ve medrese duvarlarına bir metrelik estetik bir oyuk olarak yapılan bu taşlar, yitiğe kolayca ulaşmayı sağlardı. Halkın ahlak ve güven duygusunu kitaplarda okumadan anlatan bu taşlar şimdi ona manasız bakışlar atan ziyaretçilerini ağırlıyor.

Osmanlı’da çocuklar henüz küçük yaşta okçuluk, binicilik ve güreş gibi savaş sporları eğitimi almaya başlardı.  Genç olduklarında ise bu eğitim tatlı bir müsabakaya dönüşürdü. Uzak mesafeye atılan noktayı ve elde edilen mesafeyi belgelemek için nişan (menzil) taşı dikilirdi. Uzun sütun şeklindeki taşın üzerine atışı yapan kişinin (kemankeş) kimliği, atılan mesafenin uzunluğu ve atışın yapıldığı tarih gibi bilgilerin yazıldığı kitabesi olurdu.

Nişan demişken Osmanlı’nın tek taşlarından bahsetmek isterim ki Mostar onlardan sadece biridir. Lakin onu başka bir yazı mevzuu olarak ele alacağım inşallah. Şimdi buyurun sizi Osmanlı’nın asırlara uzanan sesi seng-i mezar yani  mezar taşları ile baş başa bırakayım. 

Osmanlı dünyayı ahirete odaklı yaşadığı için camilere, külliyelere verdiği önemi mezar taşlarına da taşırdı. Mezar taşları oldukça özenle tasarlanır; şairler mevta şiir yazar, hattatlar onu istifler, hakkâk ve nakkaşlar da ellerinde çekiç ve keskiyle itinayla taşa hakk ederdi. Tasavvuf motifleri mezar işlemeleri arasında baş sırayı alırdı. Lale motifi Allah’ı, Gül Peygamber Efendimizi,  sepette meyveler “Burada tattırdığın nimetleri orada yedir!” dercesine cennet meyvelerini, kandil kabrin nurlu olması için yapılan duayı anlatırdı... Sembollerin hiç biri rastgele serpilmez; hepsi içinde olan kişiyle uyumlu olarak işlenirdi. 

Kişinin hayatının özetini sunan, toplumun tarihinden sosyolojisinden ipuçları taşıyan mezar taşları Süleymaniye Camii haziresinde nadide numuneler taşır. Artık denizlere yelken açamayacağı için yelkenleri toplanmış bir gemici mezarı, duvağı üzerine zarafetle süzülen kırılmış bir gonca gülle resmedilen bir mezar taşında yazı aramaya lüzum var mı?

Tabii yazı deyip geçmeyelim. Osmanlı mezar taşlarındaki yazılara “sanat eseri” desek seza.

 II. Mahmud’un hat hocası Mustafa Rakım gibi bazı hattatların mezar taşı istifi  o kadar büyüleyicidir ki seneler sonra onu gören Hattat Sami Efendi: “Keşke bu mezar taşının altında yatan ben olsaydım” demiştir. 

Osmanlı’nın ardından kabristanlar hâmûşana dönmüş.  Mezar taşlarının dili bağlanmış. Tek kelime etmez olmuşlar sonra. 1951’de o eski sanat galerisinden izler bulamayan Falih Rıfkı Atay bakın hislerini nasıl da yanık yanık kâğıda çizmiş;

“ Bir cenaze töreni için Şehidliğe ilk defa gidiyordum. Yeni kabirlere ve mezar taşlarına baka baka ürperdim.  Kendi kendime: 

-Yeni mi ölmeye başlayan bir milletiz? dedim.

Giriş kapısı yanında eski ölmüşlerin mezar taşları birer anıt değeri bağladı… Yeni yazıda bir kitabe üslûbu bulamaz mı idik? Kabir ve taşlar üstüne Türk sanatkârını çalıştıramaz mı idik? Öyle acayip manzaralar var ki, insanın altındakine  Fâtiha okumadan önce yaptırıcısına lânet okuyacağı gelir..” 

Yüreğimize Osmanlı taşlarından bir hüzün düştü dostlar. Namık Kemal dizelerinden dökülen hüzün…

Ölürsem görmeden millette ümmîd ettiğim feyzi

Yazılsın seng-i kabrimde  vatan mahzun ben mahzun”..