İki ateş arasında Kırım Türk'ü olmak: Bir kimlik ve varlık sıkışması
Bazı yazıların veya makalelerin son satırlarını okuduktan sonra, uzun zamandır zihninde yer alan tartışma neticeye ulaşıyor.
Hamza Mercanoğlu’nun "Yerli halkları yok eden savaşlar" başlıklı yazısı da bunlardan biri oldu benim için.
Çünkü savaşların yerli halklar üzerindeki yıkıcı etkisi düşünüldüğünde akıllar çoğu zaman uzak coğrafyalara gider.
Oysa aynı trajedi bugün Karadeniz'in kuzeyinde, Kırım Türklerinin hayatında yaşanıyor.
Bir halk, kendi iradesi dışında yürüyen bir savaşın içinde, iki ateş arasında varlığını korumaya çalışıyor.
On yıldır Türkiye’de yaşayan, bu toprakların havasını soluyan ama kökleri Kırım’ın o mahzun coğrafyasında olan bir kalem olarak bugün Kırım’da yaşananları sadece bir toprak kavgası olarak görmenin eksik kalacağına inanıyorum.
2014 yılından bu yana Kırım, sadece haritaların ve sınırların değiştiği bir yer değil, aynı zamanda bin yıllık Müslüman-Türk kimliğinin, iki dev güç arasında sessizce öğütüldüğü bir varoluş sahasına dönüştü.
Bugün Türkiye kamuoyunun da yakından takip ettiği üzere Kırım Türkleri, tarihleri boyunca maruz kaldıkları sürgün ve baskıların ardından şimdi de kendilerine ait olmayan bir savaşın tam ortasında, tabiri caizse iki ateş arasında kalmış durumdalar.
Bu trajedinin en acı veren boyutu, bir halkın evlatlarının iki farklı cephede, birbirine karşı duran namluların ardına yerleştirilmiş olmasıdır.
2014 yılından bu yana geçen on iki yıl, Kırım Türklerinin bir neslinin kaderini şimdiden kökten değiştirdi. Uzun vadede ise bu durum, halkın geleceğini etkilemesi kaçınılmazdır.
2014 yılında çocuk olanlar, bugün birer yetişkin olarak silah altına alınıyor. Bir yanda Rusya’nın süregelen savaşın önemini ve gerekliliğini anlatan, savunan derslerden oluşan eğitim sistemi ve siyasal atmosferiyle yoğrulan gençler, diğer yanda Ukrayna’nın içinde veya Avrupa’da farklı bir bilinçle büyüyen akranları.
Aynı kültür kodlarını taşıyan, aynı kıbleye dönen, aynı acılı tarihin mirasçısı olan bu soydaşlar, bugün iki farklı "hakikat" kurgusunun kurbanı olarak karşı karşıya gelerek yaşıyor.
İki Slav gücünün jeopolitik hesaplaşmasında, sayıca zaten az olan ve varlığını korumaya çalışan bir halkın evlatlarının "tüketilebilir birer figür" haline getirilmesi, sadece bir askeri mesele değil, derin bir toplumsal yaradır.
Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, Kırım Türkünün sahip olduğu o sarsılmaz Müslüman -Türk kimliğinin bu devasa propaganda dalgaları arasında nasıl bir sınava tabi tutulduğudur.
Bir yanda vatandaşlık bağı ve sadakat beklentileri, diğer yanda vatani görev çağrıları arasında, Kırım halkının kendi öz benliği ve tarihsel misyonu adeta ikincil bir mesele haline getirilmek istenmektedir.
Oysa Kırım Türkleri, tarih boyunca ne Rusya’nın ne de Ukrayna’nın emellerine hizmet etmek için değil, kendi hürriyeti ve inancı için var olmuştur.
Bugün gelinen noktada, Türkiye’deki kardeşlerinin duasına, ilgisine ve desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyan bu halkın asıl mücadelesi, bu büyük altüst oluşun içinden kendi kimliğini, ailesini ve inancını sağ salim çıkarabilmektir.
Peki, bunca ağır yükün ve tarihsel kıskacın içinden nasıl çıkılır? Osmanlı’dan kopuşla başlayan o hazin süreçten beri, Slav hegemonyasının farklı şemsiyeleri altında kimliğini korumaya çalışan bir halk için "köklerine sadık kalmak" bugün neredeyse imkânsız bir direnç gerektiriyor.
Yine de çözüm, büyük siyasi reçetelerden ziyade, bu kaybolmaya yüz tutmuş öz benliği ve inancı her türlü tartışmanın üzerinde tutma iradesinde saklıdır.
Bu noktada Türkiye kamuoyunun vicdanı ve desteği, Kırım Türklerinin çocuklarını o yabancı rüzgarlara tamamen kapılmaktan kurtaracak, onları kendi kültürel havzasına geri çağıracak en hayati "can suyu" hükmündedir.
Hukuki ve siyasi çerçeveler ne söylerse söylesin, toplumsal gerçeklik bu savaşın asıl kaybedeninin, kendi topraklarında bir başkasının bayrağı altında can vermek zorunda kalan masum halklar olduğunu fısıldıyor.
İki ateş arasında kalan Kırım Türkleri için asıl zafer, yabancı siperlerde kahramanlık destanları yazmak değildir. Bu kanlı süreç bittiğinde birbirine düşman edilmemiş ve ruhunu teslim etmemiş bir halk olarak ayağa kalkabilmektir.
Çünkü haritalar nasıl çizilirse çizilsin, İslam dünyasının ve Türk milletinin ihtiyacı olan şey, her şeye rağmen el ele vererek varlığını sürdüren bir Kırım Türk'ü mirasıdır.