Dava Yolunda İki Kardeş: Üzeyir ve Şule Yüksel Şenler (1)
Nisan yağmuru mecruh gönüllere şifadır. Bursa’da ise Nisan yağmuru bambaşka bir bereketle dökülür toprağa. İşte Bursa’da 2026’nın Nisan ayında rahmet yağıyor üzerimize. Yaralı kalplere bir katre tiryaktır bu yazı. Nasiplenmek isteyenler buyursun lütfen.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi ve manevi oğlu Üzeyir Şenler ağabeyi ve başörtüsü mücadelesinin öncü ismi kız kardeşi Şule Yüksel Şenler’i muhterem eşi Remziye Hanımefendi ve kerimesi Fatma Mebrure Şenler’den dinliyoruz.
Remziye Şenler- Eşim 1934’te Mersin’de dünyaya geliyor.
Anne ve babası Türkiye’de yetişmemişler; Türk adet ve göreneklerini, İslam’ı bilmiyorlar. Kıbrıs’ta büyümüşler. Kayınpederim okumak için Rusya’ya gidiyor. Kimyager, Sümerbank fabrikalarında çalışıyor. Eşini de buraya getiriyor. Akrabalarının çoğu Kıbrıs’ta ve Hıristiyan olmuş. Kendilerini Cumhuriyetin aydınlık yüzü olarak görüyorlar. Ama Milliyetçilik duygusu yoğun bir aile. Eşimi ilk gençliğinde babası Milli Talebe Birliği’ne yazdırıyor. Prof. Dr. Nejat Altıntaş ilk kıvılcımına vesile olan kişi.
Daha sonra bir vesileyle Süleymaniye’de büyük bir köşkte risale derslerine katılıyor. Güzel ikramlarda bulunmuşlar, yaş küçük olunca hem ikram hem sohbet bir arada hoşlarına gidiyor. Onun için bizim evimizde ikram çok yapılırdı; eşim buna daima ihtimam gösterirdi. İlk önce Muhsin ağabeyden Risale-i Nur’u dinliyor, ondan biraz etkileniyor. Sonra Feyzi ağabeyi dinleyince “Bittim artık!” diyor.
Ondan sonra aile ile ciddi mücadeleler içine giriyor. Tımarhaneye bile yatırmışlar kaçmış. Sopa vuruyorlar, üst kata kilitleyip saati, suyu alıp abdest almasını, namaz kılmasını engellemek istiyorlar. Bir gün evden kaçıyor ve 2 buçuk ay Şehzadebaşı Camii’nin penceresinde kalıyor. Ekmek ve zeytinle iktifa ederek orada Risale yazıyor. Çok yazmış Risaleleri; biraz da okuyayım demiş. Kimsenin olmadığını düşündüğü bir an; “La ilahe illallahu vahdehu la şerike leh lehül mülkü ve lehülhamdü ve hüve ala külli şeyin kadiyr” zikrini yüksek bir sesle okurken kaybetmiş kendini. Abdurrahman adlı kişi de tevafuk, orada. O davudi sesi duyunca ağlamış ve “Senin bu okuduğun zikir bu gece bana rüyamda okundu” demiş. Niye orada kaldığını sormuş. Ailesi ile olan sıkıntı sebebiyle orada kaldığını söyleyince demiş ki: “Ben ev alıyorum bir katını size ikram edeyim.” Meşhur 46 numaralı ev. Orada başlıyor hizmet. Diğer ağabeyler de geliyor. Risale-i Nur’u teksir ediyorlar. Askere gidene kadar orada kalmaya devam ediyor. Lise 1’de “Kâinatta en mühim hakikat imanı kurtarmaktır!” diyerek, okulu, her şeyi bırakıyor. 2 sene askerlik yapıyor; ama o 2 seneyi 30 sene anlattı eşim. Devamlı işkence, hapis ve sürgün… Sürgün edilirken “Seni Burdur’a sürdüler; ama Üzeyir adında biri var onu bulamıyorlar. Bulsalar yok edecekler” diyorlar.
Mebrure Şenler- İstanbul’da ailesi babamı 14-15 yaşlarında namaz kılarken görüyorlar; “Bu deneme. Bir defaya mahsus değil mi?” diyorlar. “Yok” diyor babam; “ben devamlı kılacağım.” O kadar kahroluyorlar ki ilk önce dövüyor, işkence ediyorlar. Babam mücadele ediyor. Üstad Hazretlerine çok gitmek istiyor. Ama diyorlar ki “Kolay mı Üstad’a gitmek? O kadar çok engel var ki; polisler, jandarma..”
17 yaşındayken Üstad’ı görmeye gidiyor. Tashih edilecek bir sürü evrak var. Bunları alıp götürmesini söylüyorlar. Ama öyle kolay gidilmiyor. Üzerine yazıyorlar; falan kişiye Eskişehir’e gideceksin. Oradan evrak alıyor. Sonra Isparta’da falan kişiye gideceksin, falan kişi seni Üstad’a sevk edecek… Böyle hep şifreli yazışmalarla gidiyor Üstad’a.
Tam Üstad’ın yanına gidip kapıyı açacak, bir an duruyor; “Ben kimin yanına giriyorum?” Başlıyor titremeye. Kapıyı açıyor. Karşıda Üstad; “Hoş geldin Üzeyir Kardeş!”diyor; oysa babamın ismi Özer. “Ben öyle bir şefkat annemden görmedim. O sesiyle eridim ben..” diyordu babam. Utanarak oturdum. “Nerelisin? Annen baban kim?” vs. sorular sormuş. Ardından evrakı vermiş Üstad’a; en altına da not yazdırmış “Ben bundan sonra sizin yanınızda kalmak istiyorum Üstadım” diye. Üstad Hazretleri: “Bunu yazan benim üslûbumu bilmiyor herhalde? Ben bunu kabul etmem; çünkü sen okuluna döneceksin ve orada hizmet edeceksin. Risale-i Nur’u yayacak onu anlatacaksın” demiş. Üstad Hazretleri talebelerini bilhassa kendinden uzak tutmuş; hizmet devam etsin diye. Ailesiyle olan problemlerini anlatmış Üstad’a. O da; “Ben senin pederinim. Sen benim manevi oğlumsun!” demiş.
“Sen okulunu bitir. Arada yazları gelirsin.” Ve tekrar: “Hoş sefa geldin Üzeyir” demiş. O cümle “Güle güle” manasına geliyormuş; yani “kalkabilirsin.” Babam onu bildiği için hızlıca kalkıp koşmaya başlamış. Günde bir defa minibüs kalkıyor. Babam diyor ki “Gittiğimde minibüsün tekerleği dönüyordu.” Tam o dakika yetişmiş.
Sonra ara ara hep gidiyor Üstad’a. Baba gibi yanına gidip gelirken yol parasını da veriyormuş. Üstad babama: “Aileni bırakmayacaksın!” diyor. Bu sefer arada bir geliyor ailesinin yanına. Bir sefer geldiğinde uzun içki masaları kurulmuş. Halamlar mini etekli, makyajlı etrafında.
Remziye Şenler- O zamanın en meşhur bestelerini yapanlar; Münir Nurettin Selçuk hepsi o masada. Kayınvalidem Ümran Mihriban, o zaman Hilton Oteli’nde konuşma yapan bir kadın. O kadar güzel konuşurdu ki zaten Kıbrıslılar hep böyle şiirvarî konuşurlar. Yalnız bir özellikleri var; Demokrat Parti’yi tutuyorlar. Milliyetçiler. Halbuki kendileri Arap; Türk değiller.
Mebrure Şenler- Babam geliyor bu âlemi görünce masa örtüsünü çekip yerle bir ediyor ve camdan iki kat aşağı atlayıp kaçıyor; yoksa öldürecekler. Kaç kere çekmiş o masa örtülerini.
-İbrahim misali putları devirmiş!
Mebrure Şenler- Evet. Kız kardeşleri babama: “Biz yurtdışına çıkacağız orada bize teklifler var” diyor. Yurt dışına gidip artist olmayı düşünüyorlar. Onlarla hep mücadele içinde.
20 yaşına geldiğinde askere gidecek. O da çok ilginç. Askeriyede üst makamdan dayıları var. Annesi askerliğini İstanbul’da yaptırmak istiyor. Onlara “Yok. Siz karışmayın” diyerek torpil istemiyor. Askerliği Isparta’ya çıkıyor.
Askerden dönünce annesine diyor ki: “Anne ya beni bırak ya da şu rujunu!” Ağlıyor annesi; “İkinizi de bırakamam!” diyor.
İki erkek kardeş hariç sonrasında hepsi hidayete eriyor. Hatta baba sonra devamlı postacılık yapıyor; kızı Şule Yüksel Şenler’in yazılarını gazeteye yetiştiriyor. Sonra aile boyu çalışıyorlar.
Remziye Şenler- Bahçelievler’deki evimizde görümcemin ayda bir halka açık toplantısı olur ve 200-300 kişi dolardı bir salonda; bir koltukta 3-4 kişi oturur.
Mebrure Şenler- Babam namaza başlayınca babası ve annesi Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastanesi’ne yatırıyorlar onu. Babam müdüre:“Namazı bırakana kadar buradan çıkarmayın” dediklerini duyunca tımarhaneden kaçıyor. Dedem gencecikken en büyük çocuğunun yaşını sorduklarında “80 yaşında” diye cevap veriyormuş. Çünkü ona göre sadece yaşlılar namaz kılar. Çok eziyet ediyorlar.
Arada bir babanın aklına soru işaretleri bir çengel gibi takılır; “Ya Üzeyr’in söyledikleri doğruysa?”
Oğluna yaşattıkları için sonra oldukça nedamet duyar anne ve baba. Hatta annesi ölene kadar hep “Aff, aff..” diyerek göçer. Sonra ortanca kız kardeş Gonca ve en son da ortaokula giden Çiğdem örtünür.
Namaz kıldığı için askerlikte daha çok işkence yapıyorlar babama. Üstad’ın talebesi olduğunu öğrenince bir komutanı elinden kitaplarını alıyor. Hem dinine küfrediyor hem de işkence ediyorlar. Devamlı kırbaçlıyor; bir de “Tabutluk” denilen hücrede bekletiyorlarmış. Orada çok ömür geçirmiş.
Babam Üstad’a gidip geliyor; fakat babamı “Özer” olarak biliyorlar. Çok işkence ettikten sonra Burdur’a telgrafçı olarak sürgün ediyorlar. Orada da 3-4 tane asker var. Onlara namaz kılmalarını söylüyor; devamlı tebliğde bulunuyor. İçiyorlarmış devamlı. Babamdan bıkıyorlar. Sonunda dayanamayıp; “Ya senin bir hocan varmış sen git oraya; biz senin yerine imza atarız” diyorlar.
Üstad kendisine hep; “Benim yanımda askerlik yapacaksın” diyormuş. O öyle söyleyince babam kendi kendine “Allah Allah! Onun yanında nasıl askerlik yapacağım?” diye düşünürmüş. Ve hakikaten hep onun yanında kalmış. Sonra tekrar sürgün edilmiş. Sormuş: “Ben nereye sürgün oluyorum?” diye. Demişler ki: “Sen Burdur’a sürgün oluyorsun; ama ‘Üzeyir’ diye biri var, onu bulsak askerî kaza ile onu yok edeceğiz!”
Babam sürgün yerine gitmek için Isparta’nın tren istasyonuna gidiyor. Bakıyor ki babama, dinine küfreden komutanı da orada çeşme başında. Yaklaşıyor yanına ve “Özer, bana hakkını helal et” diyor. “Ben senin bütün kitaplarını aldım, okudum ve hidayete erdim.” Babam da diyor ki: “Bana olan hakkım helal olsun; ama dinime ettiğin küfürlere karışamam.” Bu olayı bize anlatırdı ve derdi ki: “Keşke öyle demeseydim. Üzmeseydim onu.” Sonra o komutanın hayatı da sürgünlerle geçiyor.
1971’in Mart ayında evlenip İstanbul’a yerleşiyorlar.
Remziye Şenler- Biz bir haftalık evliyken Zübeyr ağabey vefat etti. Evlendikten birkaç ay sonra evimizi bastılar; evi hallaç pamuğuna çevirdiler, bir şey bulamadılar. Kitapları kaldırmıştık, uzun süre de eve kitap getiremedik.
Mebrure Şenler- Babam askerden döndükten sonra İstanbul’dayken halamla babaannem düşünüyorlar; “Biz bunu bir kız vasıtasıyla yoldan çıkaralım” diye. Ailece görüştükleri babamın hoşlandığı bir kızı eve çağırıyorlar. Kız eve gelecek; ama o zaman sular akmıyor, babama iki tane ibrik verip çeşmeden su getirmesini istiyorlar. Babam çeşmede su sırasına giriyor. Çeşmeye bakıyor; bir yandan da düşünüyor; “Ne olacak?” Nefsi ile imanı arasında sıkışmış bir halde. O an bir bakıyor ki çeşme ortadan kaybolmuş. Onun yerinde Üstad Bediüzzaman, Arapça Mesnevi-i Nuriye’yi işliyor. Sinema seyreder gibi ağabeylerle birebir o dersi dinliyor babam. O anda ibrikleri bırakıp eve koşuyor. Bavulunu eşyalarını atıp hızlıca Isparta’ya gidiyor. Daha Üstad’ın yanına varmadan yolda ağabeylerden biri ile karşılaşıyor. O da nükte ile “Oo Üzeyir! Kız maceralarını duyduk” diyor. “Eyvah! Yandım!” diyerek eve giriyor babam; ağabeylerin hepsi durumdan haberdar. Babam o dersi seyrederken Üstad; “Durun! Dua edin. Üzeyir manevi olarak çok sıkıntıda; ama o hiçbir kıza bakmaz!” diyor.
Üstadın kaldığı evde iki oda var; birinde Üstad ötekinde ağabeyler kalıyor. Babam o günden sonra ağabeylerin yattığı odaya sığınıyor ve bir daha hicabından Üstad’ın yanına çıkamıyor. Üstad çağırıyor defaatle o çıkmıyor. En sonunda utana sıkıla çıkıyor yanına. Üstad Hazretleri babama bir dua veriyor; Tazarru Ve Niyaz’ın birinci bölümünden nefsi emare ile ilgili olan kısmı.
Remziye Şenler- Bir de Celcelutiye’yi veriyor. Biz ezberledik onu. Epey okumuş o zaman; daha sonra bırakmış. Yıllar sonra büyük bir sıkıntı yaşamıştık. Rüya mı hayal mi bilmiyorum; Üstad Hazretleri gelip ona okumasını tekrar hatırlattı. Ondan sonra çok büyük bir feraha çıkmıştık.
Mebrure Şenler- Çok korkusuz bir insan. Babam hep şöhretten kaçan birisiydi.
Askerlik bittikten sonra hemen liseyi bitiriyor ve İstanbul Üniversitesi’nde iki bölüm birden okuyor; hem edebiyat hem kimya.
Remziye Şenler- Üstad’ın odasının yanındaki odada kalıyormuş. Bir gece ihtiyaç için çıktığında dışarıdan bir ses duymuş. Derin bir kuyudan gelir gibi bir ses; ama o sesle beraber ev bir ileri bir geri gidiyormuş. Üstad: “Ya Hennan! Ya Mennaan!” zikrinde. Evde sallanıyor o zikirle… Şahit olduğu çok hatıra var Üstad’la ilgili.
Çok iktisat ediyormuş Üstad. Ben o yönüne hayranım; gençlere her zaman diyorum ki: “İktisat Risalesini okuyun.” Her gün bir yumurta, bir kaşık bal, biraz sebze o kadar. Bir ekmeği bir ay yermiş.
Üstad Hazretleri Nisan yağmuruna çok önem verir, o suyla banyo edermiş. Bir gün Nisan yağmuru yağarken eşime su doldurmasını söylemiş. Eşim de koşup büyük bir ibrik almış ve yağmurun altına koymuş. Üstad leğen yerine ibrik koyduğunu görünce yüzüne bir Osmanlı tokatı aşketmiş. O kuvvetli tokat eşim için şerefti; onu öyle tebessümle anlatırdı.
Üstad Hazretleri onu çok özel (Siyonizm ve Yahudi oyunları ile ilgili) sırlarla, hususi olarak uyandırmış. Ve İstanbul’a her geldiğinde onu bazen Sami Hazretlerine, Ali Fuat Başgil’e bazen Cevat Rifat Atilhan’ın yanına gönderiyormuş. Cevat Rifat Atilhan’ı çok takdir ederdi. O zor şartlar altında Atilhan’ın “Yahudi Casusu Suzy Liberman” adlı kitabı dahil kitaplarının hepsini Şevket Eygi’nin yayınevinde basıyor ve dağıtıyor; hatta Bursa’ya döndüğümüzde de basımını yapmaya devam etti.
“Üstad ölünce mağaraya girdim, ondan sonra yaşamadım” derdi. Üstad’tan sonra hiç kendine gelememiş. Nurcuların eski hali kalmıyor tabii. Aralarına tefrika düşürülüyor.
Bu arada eşim Ayazağa’da Kimya Mühendisliğinde üniversite talebelerine ders yapıyor. Sonra orada biri gelip (ismini vermek istemiyor) “Sen ders yapmayacaksın!” diyor. O şekilde cemaatten uzaklaştırılıyor. Ne kadar ağır bir şey bu tahayyül edebiliyor musunuz?
Bizim bütün hayatımız FETÖ ile mücadele içinde geçti. Bu noktada Tayyip Bey’i uyandıran da eşimdi. Hisleri çok kuvvetliydi. Fetullah Gülen, “ Küçük Dünyam” adlı bir kitap yazıyor.71 senesinde Türkiye’nin her şehrinde bir senede dershaneleri açıldı. Bunu Siyonistler destekledi; hatta Bursa Yahudileri oradaki talebelere burs verdiler. İzmir’in en elit adamı, İmam- hatipleri açan adam Ali Rıza Güven, eşim İzmir’e görümcemle konferansa gittiğinde bir teklifte bulunuyor: “Siz kimyagersiniz. Bulgaristan’a gidin, orada bir fabrika beğenin aynısını size burada verelim veya TRT’nin genel müdürü olun. Biz de Masonluk faaliyetlerine devam edelim.” Üstad öyle bir işlemiş ki tabii Üzeyir Bey reddediyor. Daha sonra Fetullah Gülen’i getiriyorlar. O zaman Bursa’da Altıparmak’taki evde oturuyoruz. Bir Ramazan günü Zaman gazetesi geldi. Bir baktım anlatıyor; İzmir Kestanepazarı Camii ve arkasında olan kişi. Açtım eşime gazeteyi okusun diye; gazetede “Benim elimden tutan, beni Fetullah Gülen yapan Ali Rıza Güven” yazısını görünce gazeteyi kapattı ve onlarla görüşmeyi kestik, bitti! Ama eşim çok mücadele etti. Abdullah Yeğin ağabeye, Sungur ağabeye giderdi anlatmak için. Fakat o toprak olduktan sonra anlaşıldı. Seçimden bir gün önce bunu anlattığı bir video yayınlandı. Oğluma baskı yaptılar; “Çık, demeç ver ‘Babam hastadır. Böyle bir şey yok!’ diye”. Tehdit ettiler oğlumu, kızım Mebrure’yi. O dönemde Afyon’a gitmek zorunda kaldık. Allah muhafaza eyledi. İzmir’den “Ağabeyler Anlatıyor” adlı kitapta eşimin hayatını yazan Ömer Özcan(ondan başkasına hayatını anlatmadı), telefon açıp bunların doğru olup olmadığını sordu. Kızım hepsinin doğru olduğunu ama bizi açıklamamasını söyledi. Şok oldu adam. Hatta eşimin ölümünde de suikast şüphesi var. Röntgeninde beyninde yabancı madde bulundu. Bu noktada müteyakkızdı eşim; yemesine içmesine çok dikkat ediyordu.
Benimle evlenmesinin ardından tekrar toparlanmaya çalıştı. Ondan hiç vazgeçmeyen Hüsnü Bayram Ağabeydi. O hiç vazgeçmedi, onunla ilişkileri hiç kesilmedi. Bekir Berk ile çok kavgaları olurmuş. O çok titiz, eşimse dağınık olduğu için kapı dışarı atıverirmiş onu. Ahmet Aytimur’la çok samimiydi. Üstad “Ahmet nasıl?” dediğinde hiç cevap vermemiş eşim. Üstad “Anladım” demiş. “Ahmet’le senin mizacın uymuyor.” Ama yaşlanınca birbirlerine çok bağlanmışlar, her gün beraberlerdi. Eşimle arada kavga ettikleri için Ahmet ağabey bana karşı da sert oluğunu sanıyor ve onu sık sık uyarıyormuş bana güzel davranması için. Hâlbuki evde el bebek gül bebek. Nerede bir çiçek bulsa koparıp bana getirirdi.
***
Remziye Şenler- Yeni evlendiğimde eşim olmadan 10 sene hiç sokağa çıkmadım. Cesaretim yok. Sanki o olmayınca her yer kapkaranlık, zindan. Sokakta bir örtülü görsem yapışırdım. Sonra onlardan Sadrettin Yüksel’i kızı Süreyya Yüksel ile Şişli’de bir grup kurduk. İstanbul’da çok önde bir hoca idi. Bizim evde ders yapmaya başladık. Şişli Lisesi’nden kızlar teker teker derse gelmeye başladı.
1980’lerde eşim Vakıflarda çalışmaya başladı. Lojmanlarda Valide Sultan Apartmanında büyük bir evde oturuyoruz. Osmanbey’de Erbakan Hoca’nın bakanlığına bağlıydı Vakıflar. Bir gün içeride ders yaparken dışarıda bir çığlık duyduk. Bir gittiler yandaki komşu yere düşmüş. Kapının önünde yığılıp kalmış. Ayakları tutmuyor. Kucaklayıp içeri götürdüler. Meğer bizi bastırmayı düşünüyormuş.
-Subhanallah. Süraka misali.
Remziye Şenler- Evet. Üstelik ona meslek öğretmiştim. Gittim yanına, geçmiş olsun dedim. “Ya” dedi utanarak “ben bir hainlik düşünmüştüm; sizi şikayet edecektim, ders yapıyorlar diye” itirafta bulundu…
Bir de Florya maceramız var. 96’da Tayyip Bey yeni belediye başkanı olduğunda bize yazları dört ay Florya’da kamp yaptırdı. Bizden önce hep CHP’liler oradaki evlerde yıllarca oturmuşlar. Biz gelince çıldırdılar. Ömür boyu orayı sahiplenmişler. Orada doğmuş büyümüş 25 yaşına gelmiş ve ömür boyu da kendilerinin hakkı olarak görüyorlar. Her şeyi sahiplenmişler. Kızım bahçede basket oynuyordu. Kadın öfkeyle geldi yanına; “Sen kimsin? Sen kimsin? Senin bu başörtüyle top oynama hakkın var mı?”
Mebrure Şenler- Kamptan dışarı çıkıyoruz şoförler hakaret ediyor, denize iniyoruz balıkçılar bağırıyor, pazara gidiyoruz orada pazarcılar… Hatta bir gün siyah feracemle pazarda gezerken kadının biri tuttu boğazıma yapıştı; çıldırmışçasına “Seni kimler bu hale getirdi?” diye bağırıyor. Pazarcılar ayıramıyor benden. Öylece kalakaldım.
Remziye Şenler- Daha sonra onlardan kalanlarla bizim çocuklar arkadaş oldu. Birkaç sene gidip geldik bu şekilde. Bir ara idaresini bize verdiler. Belediye bünyesinde kurslar açtık; yemek kursu, Kur’an Kursu, Risale-i Nur, spor her türlü kurs. Spor hocamız Balkanlar judo şampiyonuydu. Bizden etkilendi ve örtündü. Örtününce bir daha maç yapamadı.