Boykotu Hafife Alanlara Tel Aviv Dersi
Türkiye’de son yıllarda “boykot” kavramı üzerine yürüyen tartışmaların ortak bir zaafı var: meseleyi çoğunlukla duygusal bir refleks, kısa ömürlü bir tepki ya da sosyal medya dalgası olarak görmek. Oysa uluslararası siyasette boykot, çok daha sistematik, stratejik ve sonuç odaklı bir araçtır. Bugün yaşanan son örnek, bu gerçeği bir kez daha çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Bir televizyon oyuncusu… Evet, yalnızca bir oyuncu. Görkem Sevindik. Bir dizide canlandırdığı karakter üzerinden geniş kitlelerce tanınan bir isim. Onun, Filistinli mahkûmlara yönelik idam cezasını kolaylaştıran düzenlemeye karşı yaptığı insani ve vicdani bir paylaşım, bir anda uluslararası bir politik tartışmanın parçası hâline geldi. Daha da önemlisi, bu paylaşım sıradan kullanıcı tepkileriyle sınırlı kalmadı; doğrudan bir devlet aktörü tarafından hedef alındı.
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in, bir Türk dizisi oyuncusuna hitaben çektiği videolu mesaj, aslında sadece bir “cevap” değil, aynı zamanda bir siyasal refleksin dışavurumuydu. Bu refleksin arkasında yatan şey ise son derece açık: İsrail, kendisine yönelen her eleştiriyi —kimden gelirse gelsin— ciddiye alan, bunu anında karşılayan ve gerektiğinde organize bir boykot çağrısına dönüştüren bir strateji izliyor.
Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye’de yıllardır tartışılan İsrail boykotları neden çoğu zaman hafife alınıyor?
Bu hafife alışın birkaç temel nedeni var. Birincisi, boykotun somut sonuç üretip üretmediğine dair şüphe. İkincisi, bu tür tepkilerin “geçici öfke patlamaları” olarak görülmesi. Üçüncüsü ise küresel sistem içinde bireysel ya da toplumsal tepkilerin etkisiz kalacağına dair yerleşik kanaat. Ancak İsrail’in verdiği bu reaksiyon, tam da bu üç varsayımı sorgulatacak nitelikte.
Çünkü ortada dikkat çekici bir asimetri var.
Türkiye’de bir kesim, İsrail’e yönelik boykot çağrılarını “ekonomik karşılığı sınırlı”, “siyasi etkisi tartışmalı” ya da “popülist” olarak değerlendirebiliyor. Aynı dönemde İsrail ise, bir oyuncunun sözlerini dahi stratejik bir tehdit olarak algılayıp karşı hamle geliştiriyor. Üstelik bunu yalnızca siyasi düzlemde değil, kültürel alana da taşıyor: bir dizi, bir karakter, bir oyuncu… Hepsi hedef hâline gelebiliyor.
Bu noktada mesele sadece Eşref Rüya dizisi ya da Görkem Sevindik değil. Mesele, boykotun nasıl algılandığı ve nasıl uygulandığı.
İsrail örneğinde boykot, üç katmanlı bir araç olarak kullanılıyor:
Birincisi, caydırıcılık. Eleştiri yapan kişi ya da kurumlara “bedel ödetileceği” mesajı veriliyor.
İkincisi, mobilizasyon. Kendi kamuoyunu hızlıca harekete geçirerek organize bir tepki dalgası oluşturuluyor.
Üçüncüsü, anlatı kontrolü. Tartışmanın ekseni değiştirilerek, eleştirinin içeriği yerine eleştireni hedef alan bir çerçeve kuruluyor.
Ben-Gvir’in açıklamaları tam olarak bu üç işlevi birden yerine getiriyor. Bir yandan kişisel bir hedef gösterme var, diğer yandan kamuoyuna açık bir mesaj: “Kim olursanız olun, karşı çıkarsanız karşılığını görürsünüz.”
Bu yaklaşım, boykotun sadece ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik ve politik bir araç olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de ise tablo daha farklı. Boykot çağrıları çoğu zaman güçlü bir başlangıç yapıyor, fakat sürdürülebilirlik konusunda zayıf kalıyor. Kurumsal destek sınırlı oluyor, kamuoyu ilgisi hızla dağılabiliyor ve en önemlisi, bu çağrıların stratejik bir çerçeveye oturtulması konusunda eksiklikler yaşanıyor.
Oysa İsrail örneği, boykotun “ciddiye alınması gereken bir güç” olduğunu gösteriyor. Bir devlet, bir oyuncunun sözlerini bile bu kadar yakından takip ediyor ve karşılık veriyorsa, burada küçümsenmeyecek bir etki alanı var demektir.
Daha açık söylemek gerekirse: Türkiye’de bazı çevrelerin “ne değişir ki?” diyerek küçümsediği boykot refleksi, karşı tarafta son derece ciddiye alınıyor.
Bu durum, iki farklı siyasal kültür arasındaki farkı da ortaya koyuyor. Bir tarafta tepkiyi geçici ve sınırlı gören bir yaklaşım; diğer tarafta ise en küçük eleştiriyi bile stratejik bir mesele olarak değerlendiren bir refleks.
Son yaşananlar bize şunu söylüyor: Boykot, doğru kullanıldığında sadece bir protesto biçimi değil, aynı zamanda bir güç projeksiyonudur.
Ve belki de asıl tartışılması gereken soru şu: Türkiye, elindeki bu aracı neden hâlâ yeterince sistematik ve etkili kullanamıyor?
Çünkü mesele sadece tepki vermek değil; o tepkiyi sürdürülebilir, organize ve sonuç alıcı bir stratejiye dönüştürebilmek. İsrail’in bir dizi oyuncusuna verdiği sert yanıt, bu stratejinin ne kadar ciddiyetle uygulandığını gösteriyor.
Dolayısıyla artık “boykot işe yarar mı?” sorusundan ziyade, “biz neden bu aracı etkili kullanamıyoruz?” sorusunu sormanın zamanı gelmiş görünüyor.