Kalabalığın İçinde Bir Aile Meselesi: AileFest
Geçtiğimiz günlerde Rami Kütüphanesi’nde düzenlenen AileFest’teydim.
Çocukların koşturduğu, anne babaların etkinlik alanlarını dolaştığı, farklı yaşlardan insanların aynı avluda buluştuğu büyük bir kalabalık…
İlk bakışta güzel bir festival görüntüsü.
Fakat biraz kenara çekilip o kalabalığı seyredince aklımdan başka bir şey geçti: Bugün bir aileyi aynı masanın etrafında toplamak, binlerce insanı bir festival alanında toplamaktan daha zor olabilir.
Çünkü çağımız insanı birbirinden uzaklaştırmak konusunda oldukça maharetli. Aynı evde yaşıyoruz fakat başka ekranlara bakıyoruz. Aynı sofraya oturuyoruz fakat başka dünyalarda dolaşıyoruz. Çocukların odası başka, anne babanın gündemi başka. Hatta bazen herkesin elinde aynı teknoloji var ama kimsenin hayatında müşterek bir hikâye kalmıyor.
Modern insanın en büyük paradokslarından biri belki de burada: Dünyanın öbür ucundaki insana birkaç saniyede ulaşabiliyor, yan odadaki çocuğuna ulaşmakta zorlanıyor.
Ev küçülmedi, “biz” küçüldü
Aile her şeyden önce insanın “ben”den “biz”e geçtiği ilk müessesedir.
Çocuk paylaşmayı orada öğrenir. Sorumluluğu orada öğrenir. Yaşlıya hürmeti, küçüğe merhameti, fedakârlığı, sabrı, aidiyeti orada öğrenir.
Okul daha sonra gelir. Sokak daha sonra gelir. İnsanın ilk toplumu evidir.
Bu yüzden ailede meydana gelen çözülme dört duvarın içerisindeki insanların meselesi olarak kalmaz. Bir süre sonra sokağın meselesi olur. Şehrin meselesi olur. Ekonominin meselesi olur. Nüfusun meselesi olur.
Ve nihayet devletin meselesi hâline gelir.
Bugün dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinin yaşadığı demografik sıkışmaya baktığımızda bunu daha açık görüyoruz. İnsan ömrü uzuyor, evlilik yaşı yükseliyor, çocuk sayısı azalıyor, yalnız yaşayan nüfus artıyor. Ekonomik refah yükselse bile insanın hayatındaki aidiyet açığı kapanmıyor.
Demek ki modernleşmenin bize sunduğu her imkân, kendiliğinden daha güçlü bir toplum üretmiyor. Bazen daha konforlu evlerde daha yalnız insanlar üretiyor.
Bir festival neden önemli?
AileFest’i gezerken organizasyonun ortaya çıkardığı görüntü dikkatimi çekti.
Sayın Bilal Erdoğan’ın başkanı olduğu Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın Rami Kütüphanesi’nde düzenlediği festivalde çocuklar oyun oynuyor, aileler atölyelere katılıyor, insanlar birlikte vakit geçiriyor. Bunların her biri tek başına küçük şeyler gibi görülebilir. Fakat bazen toplumsal dönüşüm büyük konferans salonlarından başlamaz.
Bir babanın çocuğuyla yarım saat boyunca telefonuna bakmadan oyun oynaması da toplumsal bir meseledir. Bir annenin çocuğuyla aynı masada bir şey üretmesi de… Üç kuşağın aynı alanda birlikte vakit geçirmesi de…
Aileyi korumak yalnızca aile hakkında konuşmakla mümkün olmaz.
Aileye müşterek hatıralar üretebileceği alanlar açmak gerekir.
Festivalin bence kıymetli taraflarından biri burada.
Çocuğa ayrı, anneye ayrı, babaya ayrı hayatlar sunmak yerine aileyi yeniden aynı hikâyenin içine çağırıyor.
Güçlü aile neden stratejik bir meseledir?
“Aile” kelimesi bazen yalnızca sosyal politikanın başlığıymış gibi ele alınıyor.
Oysa bundan çok daha büyük bir meseleyle karşı karşıyayız.
Nüfus meselesidir. Eğitim meselesidir. Kültür meselesidir. Ekonomi meselesidir. Sosyal dayanışma meselesidir. Hatta uzun vadede bir millî güvenlik meselesidir.
Devletler yalnızca sınırlarıyla yaşamaz. Nesilleriyle yaşar.
Bir ülkenin 30 yıl sonraki gücünü yalnızca bugün sahip olduğu tankların, uçakların, fabrikaların sayısı belirlemez. O fabrikalarda çalışacak mühendisler… O uçakları tasarlayacak gençler… O şehirleri yönetecek insanlar… O kültürü bir sonraki nesle taşıyacak aileler de belirler.
Bu, bir milletin geleceğe kaç kişiyle yürüyeceğinin hesabıdır.
Rami’den çıkarken
Festival alanından ayrılırken çocukların sesi hâlâ avludan geliyordu. Belki yıllar sonra oradaki çocukların büyük bölümü o gün yapılan konuşmaları hatırlamayacak. Hangi standa uğradığını da… Hangi etkinliğe katıldığını da…
Ama anne ve babasıyla geçirdiği güzel bir günün hissini hatırlayabilir. Zaten aile biraz da böyle bir şey. Büyük nutuklardan ziyade küçük hatıraların birikmesi. Aynı sofralar. Aynı yolculuklar. Bayram sabahları. Anne sesi. Baba nasihati. Dede hikâyesi. Birlikte gülmek. Birlikte üzülmek. Ve bütün bunların zaman içerisinde oluşturduğu görünmez bağ…
Dünya ne kadar değişirse değişsin, insan hâlâ bir yere ait olmak istiyor. Belki teknoloji daha da ilerleyecek. Şehirler daha da büyüyecek. Yapay zeka hayatımızın her alanına girecek. Çalışma biçimlerimiz, alışkanlıklarımız, hatta insan ilişkilerimiz değişecek.
Fakat bütün bu büyük dönüşümün ortasında değişmemesi gereken küçük bir sahne var: Aynı sofranın etrafında birbirine anlatacak hikâyesi bulunan bir aile.
AileFest’ten bana kalan görüntü de bu oldu.
Çünkü geleceğin güçlü Türkiye’sini konuşacaksak yalnızca yolları, köprüleri, teknolojiyi ve ekonomiyi konuşamayız.
Bir soruyu daha sormamız gerekiyor: O geleceği kiminle kuracağız?
Cevabı, Rami’nin avlusunda koşuşturan çocuklarda gördüm.
Ve galiba formül sandığımızdan daha kısa: Güçlü aile. Güçlü nesiller. Güçlü Türkiye.