Çanakkale’yi savunanların torunlarını  kim savunacak?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Çanakkale Boğazı’na bakan o dar kıyı şeridi, Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanından kopup gelen insanların ortak kader noktasıydı. 

Bu ortak kaderin en çarpıcı anlarından biri, 18 Mart 1915 sabahı Rumeli Mecidiye Tabyası’nda yaşandı. Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan müttefik zırhlılarına karşı toplar ateşleniyordu.    

Ancak bu top atışları, sıradan bir savunma tedbiri değildi. İmparatorluğun en uzak köşelerinden gelmiş, tarihi vatan topraklarını kaybetmenin acısını çoktan tatmış insanların, son sığınaklarını koruma iradesinin bir tezahürüydü.

Kırım Türkleri camiası arasında, o sabah bataryanın başında emir veren genç subay - Hasan Hilmi Bey olduğuna dair bir anlatı yaşar. 

Kırım Savaşı'ndan sonra vatanı Kırım’ı terk etmek zorunda kalan ve Dobruca üzerinden İstanbul'a sığınan bir Kırım Tatar ailesinin oğlu olduğu anlatılan Hasan Hilmi Bey'in hikayesi de bu anlatıların bir parçası. 

Bu anlatıya göre, HMS Inflexible zırhlı kruvazöründen atılan bir mermi tabyanın barut deposunu vurduğunda, Hasan Hilmi Bey silah arkadaşlarıyla birlikte şehit düşmüştür.

Ancak ulaşılabilir resmi ve akademik kaynaklarda o gün Rumeli Mecidiye Tabyası'nın komutanı, Şanlıtop adıyla anılan subay - Mehmet Hilmi Bey olarak geçmektedir. 

Dolayısıyla Hasan Hilmi Bey'in kimliği ve bu tabyadaki rolüne ilişkin anlatıyı, kesinleşmiş bir tarihi gerçek olarak değil, Kırım Türkleri’nin hafızasında yaşayan ve arşiv belgeleriyle doğrulanması gereken bir hikaye olarak ele alalım.

Aslında tartışmanın önemli kısmı tam da burada başlamakta.

Subayın adı ne olursa olsun, nedense tarih bazı ayrıntıları unutmayı tercih ediyor. Çanakkale'yi sadeleştirip dar bir çerçeveye sıkıştıran popüler anlatı, Kırım'dan, Kafkasya'dan ve Balkanlar'dan gelen zekaya, cesarete, tecrübeye ve fedakarlığa neden hakkını tam olarak vermiyor?

Bu soru ne romantik bir köken arayışı, ne de tek bir isim üzerine bir tartışmadır. 

Asıl soru - Kırım Türkleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun en zor günlerinde bu topraklara tıptan askeri stratejiye, eğitimden ve bilimden subaylık saflarına kadar zekalarını ve kanlarını verdiler. 

Oysa bugün, onların torunları kendi tarihi vatanları Kırım'da yeniden esaret altında kalmışken, bu hafıza nerede?

Kırım Türkleri’nin Türkiye'nin yalnızca askeri tarihine değil, entelektüel ve bilimsel birikimine de bıraktığı iz bunun en açık göstergelerinden biridir. 

Kırım hanları soyundan gelen Ahmet Tevfik Paşa, Osmanlı Devleti'nin son sadrazamı olarak devletin en üst makamına kadar yükselirken, Halil İnalcık ve İlber Ortaylı Türkiye'nin tarih ve düşünce dünyasının en etkili isimlerinden biri oldular. 

Muazzez İlmiye Çığ, Sümeroloji alanındaki çalışmalarıyla Türkiye'nin bilim hayatında temelli bir yer edinirken, Prof. Dr. Engin Arık yüksek enerji fiziği alanında uluslararası düzeyde tanınan bir bilim insanı olarak öne çıktı.

Farklı dönemlerde, farklı alanlarda ortaya çıkan yüzlerce bilim insanı, binlerce iş insanı, Kırım'dan Anadolu'ya uzanan göçün sadece yer değiştirmesi olmadığını göstermekte. 

Beraberinde bilgi, eğitim, yetenek ve birikim de geldi. Bu birikim, zamanla Türkiye'nin kendi hikayesinin bir parçasına dönüştü.

Maalesef günümüzde karşılaştığımız tablo üzücü bir tezat oluşturmakta.

18. - 19. - 20. yüzyılda çarlık baskısından kaçıp Osmanlı Devletine, o zamanın deyimiyle Ak topraklarına sığınan ve Boğazları savunanların torunları, 21. yüzyılda Kırım'da yeniden iki ateş arasında can çekişiyor. 

Ağır baskı, insani kriz ve sessizlik kuşatması içinde kalmış durumda. Dili, kimliği ve tarihi vatanındaki varlığı tehdit altında olan Kırım Türkleri, dünya siyasetinin soğuk hesaplarına kurban gitme riskiyle karşı karşıya.

Günümüzdeki Kırım'a bakış, sadece diplomatik bir denge unsuru ya da anlık bir dış politika gündemi meselesi olması çok üzücü. Aslında bu durum, o gücün bir kısmının nereden geldiğine dair bir hafıza meselesi olması adil olurdu.

O sabah tabyadan yükselen ilk ateş yankıları, Boğaz'ın sularında çoktan eriyip gitmiş olabilir. Ama belki de ara sıra o yankıları hatırlamakta  fayda var. 

Çünkü bir zamanlar bu toprakları korumak için kendilerini fedakarlıkla öne atan bu insanların tarihi vatanlarında, onların torunları ve akrabaları hâlâ hatırlanmayı ve kendilerine sahip çıkılmasını bekliyor.

Bunu unutmamak bile başlı başına bir görevdir.