Ortada Bir Tehlike Yok, Peki Neden Hepimiz Tetikteyiz?
Sabah gözümüzü açıyoruz. Henüz yataktan kalkmadan telefona uzanıyoruz. Mesajlar, haberler, yapılacak işler, ödenmesi gerekenler, yetişmemiz gereken yerler...
Gün daha başlamadan zihnimiz çoktan koşmaya başlıyor.
Oysa çoğumuzun o anda karşı karşıya olduğu gerçek bir tehlike yok. Kimse bizi kovalamıyor, kaçmamız gerekmiyor, hayatımızı tehdit eden somut bir durumla karşı karşıya değiliz.
Peki neden bedenimiz ve zihnimiz sürekli bir şey olacakmış gibi yaşıyor?
Belki de çağımızın en görünmez sorunlarından biri tam olarak bu: Tehlikede değiliz ama kendimizi güvende de hissetmiyoruz.
Modern insanın hayatı geçmişe kıyasla pek çok açıdan kolaylaştı. Teknoloji bize zaman kazandıracaktı. İletişim hızlanacak, bilgiye ulaşmak kolaylaşacak, makineler işlerimizi hafifletecekti.
Fakat tuhaf bir şey oldu.
Zaman kazandıkça zamanımız azaldı.
İletişim kolaylaştıkça ulaşılabilir olma zorunluluğumuz arttı.
Bilgi çoğaldıkça zihnimiz sakinleşmek yerine daha fazla yoruldu.
Bugün bir insan aynı gün içerisinde ekonomik kriz haberini, bir savaş görüntüsünü, arkadaşının tatil fotoğrafını, bir başarı hikâyesini, sağlıklı yaşam tavsiyesini ve “hayatını değiştirmek için yapman gereken on şeyi” birkaç dakika içinde görebiliyor.
Zihnin bütün bunları aynı hızla sindirmesi mümkün mü?
Belki de sorun, hayatımızda çok fazla şey olması değil; zihnimizin hiçbir şeyi tamamlayacak kadar sessizlik bulamaması.
Bir işi yaparken diğerini düşünüyoruz. Bir yerdeyken başka bir yerde olmamız gerektiğini hissediyoruz. Dinlenirken çalışmadığımız için suçluluk duyuyor, çalışırken yeterince yaşamadığımızı düşünüyoruz.
Sonra buna “kaygı” diyoruz.
Oysa bazen kaygı yalnızca bireyin psikolojik meselesi değildir. İçinde yaşadığımız kültürün de bir sonucudur.
Çünkü çağımız bize sürekli daha fazlasını söylüyor: Daha üretken ol.
Daha başarılı ol.
Daha genç görün.
Daha sağlıklı yaşa.
Daha çok kazan.
Daha iyi bir ilişki kur.
Daha iyi bir ebeveyn ol.
Kendinin en iyi versiyonu ol.
İnsanın kendisi olmak bile artık yeterli değil; sürekli geliştirilmesi gereken bir projeye dönüştü.
Üstelik sosyal medya bu karşılaştırmayı hayatımızın doğal bir parçası haline getirdi. Eskiden insan kendisini birkaç komşusu, akrabası veya iş arkadaşıyla kıyaslarken bugün yüzlerce insanın hayatının en güzel anlarına bakıyor.
Başkasının sonucunu kendi sürecimizle karşılaştırıyoruz. Sonra da neden geride kaldığımızı düşünüyoruz.
Belki geride değiliz.
Belki yalnızca çok fazla yere bakıyoruz.
Felsefenin binlerce yıldır sorduğu temel sorulardan biri burada yeniden karşımıza çıkıyor: İyi bir hayat nedir?
Daha fazla şeye sahip olmak mı?
Her şeyi kontrol edebilmek mi?
Yoksa neyin bizim kontrolümüzde olduğunu anlayabilmek mi?
Stoacı filozof Epiktetos’un düşüncesinin merkezinde basit ama bugün belki de her zamankinden daha değerli bir ayrım vardır: Bazı şeyler bize bağlıdır, bazıları değildir.
Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü bize bağlı değildir. Ekonominin nasıl seyredeceği bütünüyle bize bağlı değildir.
Bir insanın bizi sevip sevmeyeceği bize bağlı değildir.
Gelecekte ne olacağını kesin olarak bilmek bize bağlı değildir.
Ama bugün neye dikkat vereceğimiz, nasıl davranacağımız, neyin peşinden gideceğimiz ve hayatımızın hangi bölümünü besleyeceğimiz büyük ölçüde bize bağlıdır.
Kaygılı zihin ise tam tersini yapar. Kontrol edemediği alanlarda dolaşır. “Ya şöyle olursa?”
“Ya başaramazsam?”
“Ya kaybedersem?”
“Ya yanlış karar verirsem?”
Ve insan henüz yaşanmamış onlarca ihtimalin acısını bugünden yaşamaya başlar.
Belki huzur, hayatımızdaki bütün belirsizliklerin ortadan kalkması değildir.
Çünkü böyle bir hayat hiç olmayacak.
Bir sorun bitecek, başka bir sorun başlayacak. Bir belirsizlik çözülecek, yenisi gelecek. Hayat hiçbir zaman tamamen kontrolümüz altında olmayacak.
Huzur belki de bütün bunlara rağmen zaman zaman kendimize şunu söyleyebilmektir: Şu anda buradayım. Ve şu anın benden istediği şey, yalnızca şu anı yaşamam. Bazen bir yürüyüş.
Bazen birkaç dakika sessizlik.
Bazen sevdiğimiz biriyle yapılan uzun bir sohbet. Bazen telefonun ekranını kapatmak.
Bazen hiçbir işe yaramayan, hiçbir hedefe hizmet etmeyen bir şeyi yalnızca hoşumuza gittiği için yapmak...
Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir.
Ama insan hayatını yalnızca büyük kararlar değiştirmez.
Her gün sinir sistemimize verdiğimiz küçük mesajlar da değiştirir:
Koşmak zorunda değilsin.Her şeyi bugün çözmek zorunda değilsin.
Her sorunun cevabını bilmek zorunda değilsin.
Ve belki de en önemlisi:
Hayat, sürekli yetişmemiz gereken bir yer değil.
Bazen durduğumuz yerde de hayat devam ediyor.
Belki çağımızın gerçek lüksü daha çok şeye sahip olmak değil; birkaç dakika boyunca hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımızı hissedebilmek.
Çünkü insan yalnızca güvende olduğunda değil, güvende olduğunu hissedebildiğinde de dinlenmeye başlıyor.
Ve belki hepimizin biraz daha hatırlaması gereken şey tam olarak bu.