Sen Kemalistsin, Ben Komünistim: Peki Şimdi Nesiniz?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Geçtiğimiz günlerde 1995 yılından kalma meşhur bir 32. Gün kaydını yeniden izledim.

Mehmet Ali Birand’ın karşısında Doğu Perinçek, Ertuğrul Kürkçü ve Bülent Uluer oturuyor.

Bugün sosyal medyada daha çok bağırışmaları, hakaretleri ve meşhur replikleriyle hatırlanan program, Aralık 1995’te yayımlanmıştı.

Bir noktada tartışma öylesine hararetleniyor ki Kürkçü:

“Sen Kemalistsin, ben komünistim.”

diyor.

Perinçek karşılık veriyor.

“Dönek” suçlamaları havada uçuşuyor.

Uluer araya giriyor.

Birand masayı toplamaya çalışıyor.

Bugünden seyredince insan gülüyor.

Fakat biraz dikkatli seyredince başka bir şey fark ediyorsunuz:

O insanlar birbirleriyle kavga edecek kadar farklı fikirlere sahipti.

Kavganın bile bir fikri vardı

O masanın arkasında koskoca bir siyasi tarih bulunuyordu.

Mahir Çayan… Deniz Gezmiş… Dev-Genç… 12 Mart… Kızıldere… 12 Eylül… Filistin kampları… Sosyalist devrim mi, millî demokratik devrim mi? Kemalizm ilerici mi? Devlet nasıl okunmalı? Emperyalizm nedir? Türkiye’nin Batı’yla ilişkisi nasıl kurulmalı?

Bunlar onlar için akademik seminer başlıkları değildi.

Hayatlarını bu soruların cevaplarına göre kurmuşlardı.

Bülent Uluer’in hikâyesi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Dev-Genç’in liderliğini yapmış, 12 Eylül sonrasında Türkiye’den ayrılmış, Suriye ve Lübnan üzerinden Avrupa’ya geçmiş, yıllar sonra ülkesine dönmüştü. Silah meselesi sorulduğunda ise meşhur cevabını vermişti: “Bizim bırakacak silahımız yok.”

Burada 70’lerin şiddetini romantikleştirmek gibi bir niyetim yok.

Tam tersine.

Türkiye o yılların bedelini çok ağır ödedi.

Fakat bir kuşağın silahlı çatışmaların gölgesinden çıkıp televizyon stüdyosunda birbirine bağırması bile başlı başına bir dönüşümdü.

Artık ellerinde silah yerine mikrofon vardı.

Ve daha önemlisi, kavganın merkezinde hâlâ fikir bulunuyordu.

Bugün o masayı kursak?

Asıl merak ettiğim bu.

Aradan 31 yıl geçti.

Bugün aynı masayı Türk solunun önüne koysak ne konuşulurdu?

Antiemperyalizm mi? Tam bağımsız Türkiye mi? İşçi sınıfı mı? Üretim araçları mı? Emek-sermaye ilişkisi mi? NATO mu? Amerikan hegemonyası mı? Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığı mı? Sanayileşme mi?

Yoksa bütün bu tarihsel bagaj bir kenara bırakılıp, bütün yollar tek bir siyasi figürün etrafında kurulan kurtuluş anlatısına mı çıkardı?

İşte burada Türk solunun son 30 yıldaki dönüşümü bana çok ilginç geliyor.

Çünkü bir zamanların solu şahıs kültlerine teorik olarak mesafeli dururdu.

Lider kültünü sorgulardı.

Sermayeyle siyaset arasındaki ilişkiye şüpheyle bakardı.

Batılı siyasi merkezlerden gelen alkışları meşruiyet ölçüsü saymazdı.

Küresel düzenin hangi sınıfsal ve siyasi menfaatler üzerine kurulduğunu didiklerdi.

Bugün ise kendisini solcu olarak tarif eden bazı çevrelerde bambaşka bir manzara görüyoruz.

Bir siyasetçinin fotoğrafı neredeyse siyasal programın yerine geçebiliyor.

Hakkında kurulan her eleştiri bir tür kutsala dokunmak gibi karşılanabiliyor.

Kurtuluş, sınıftan veya fikirden ziyade bir kişinin siyasi geleceğine bağlanabiliyor.

Daha tuhafı, dün “emperyalizm” diye tarif edilen dünyanın siyasi ve entelektüel merkezlerinden gelen destek veya takdir, bazı çevrelerde neredeyse bir kalite belgesine dönüşebiliyor.

İsim vermeye gerek yok.

Meselem zaten bir kişi de değil, fikir bozukluğu.

Tam bağımsız Türkiye’den “adayımız kim?” tartışmasına

1960’ların solcu gençliğinin en meşhur sloganlarından biri “Tam Bağımsız Türkiye” idi.

Amerikan 6. Filosu’na karşı sokağa çıkıyorlardı.

Yabancı sermayeyi tartışıyorlardı.

Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını tartışıyorlardı.

Bugün o kuşağı bugünkü bazı sol çevrelerin karşısına oturtsak herhalde 32. Gün’deki kavgadan daha büyüğü çıkar.

Çünkü mesele artık:

“Sen Kemalistsin, ben komünistim.” seviyesinde bile değil.

Daha temel bir soru var: “Senin bağımsızlık anlayışın ne?”

Bir zamanlar birbirlerini “dönek” olmakla suçluyorlardı.

Bugün bu kelime kulağımıza komik geliyor.

Fakat “dönek” diyebilmek için önce dönülebilecek kadar belirgin bir fikriniz olması gerekir.

Bir dünya tasavvurunuz…

Bir iktisat anlayışınız…

Bir emperyalizm tarifiniz…

Bir Türkiye fikriniz…

Bir sınıf siyasetiniz…

Sonra birisi bunlardan vazgeçer ve siz ona “dönek” dersiniz.

Belki 1995’teki Türk solunun problemi fazla fazla fikre sahip olmasıydı.

Bugünkü Türk solunun problemi ise başka:

Kendi tarihinden tevarüs ettiği fikirlerle bugünkü siyasi refleksleri arasındaki mesafeyi açıklamak.

O meşhur programı yeniden açın.

Bağırışmalara gülün.

“Sen Kemalistsin, ben komünistim” repliğine gülün.

Ama sonra sesi biraz kısıp masaya başka gözle bakın.

Üç adam birbirinden hoşlanmıyor.

Birbirlerini acımasızca eleştiriyor.

Geçmişin hesabını soruyor.

Fakat her birinin önünde kendisine ait bir fikir dosyası var.

31 yıl sonra benim merak ettiğim tam olarak bu:

Bugün Türk solunun önüne boş bir kâğıt koyup, “Bir siyasi ismin adını kullanmadan nasıl bir Türkiye istediğinizi anlatın” desek…

Kaç sayfa yazabilirler?

Belki Türk solunun bugün ihtiyacı olan 32. Gün tartışması budur.

Bu defa kimse kimseye “dönek” demesin.

Tek bir soru sorulsun:

“İsimleri çıkarınca geriye hangi fikriniz kalıyor?”