Kosova Dersi: Tehlike başlamadan Kırım Türkleri nasıl korunur
Hayat hiç bir konuda hazır reçeteler sunmuyor ne yazık ki. Ama yaklaşan tehlikelerin işaretlerini çoğu zaman görebiliriz. Asıl mesele, uluslararası toplumun bu işaretleri zamanında okuyup okumamasında.
Kararlar yine her şey bittikten sonra mı alınacak? Kırım Türklerini kurtarmak imkansız hale geldiğinde mi harekete geçilecek? Kosova deneyimi, otuz yıl sonra bugün bize tam olarak bu soruları sordurtuyor.
Gecikmenin Bedeli
Günümüzde 1998-1999 Kosova krizi genellikle NATO askeri operasyonu ya da bölgenin statüsü üzerinden hatırlanarak tartışılmakta.
Oysa bu diplomatik satranç oyununun arkasında can yakıcı bir gerçek saklı. Uluslararası toplum, müdahalenin kaçınılmaz olduğunu neden bu kadar geç anladı?
Yaşananlar artık bir devletin iç meselesi değildi. Dünyanın gözü önünde kadim bir halk topraklarından sürülüyor, insanlar kimlikleri yüzünden katlediliyordu.
Diplomasinin kilitlendiği o kırılma noktasında uluslararası toplum bir ikilemle baş başa kalmıştı. Sadece "derin endişe" belirterek felaketi izlemek mi, yoksa kıyımı durdurmak mı gerekiyordu?
Kosova’nın bilançosu, neden vakit kaybedilmemesi gerektiğinin acı bir dersi olmaktan hiçbir zaman çıkmayacak.
Yaklaşık on altı ay süren çatışmalarda ve savaşta 13.500’den fazla insan hayatını kaybetti ve kayboldu.
Bu kurbanların 10 binden fazlası doğrudan sivillerdi. Yaklaşık 800 bin insan, evlerini terk ederek mülteci yollarına düşmek zorunda kaldı.
Diplomasinin bir çıkmazın içinde kaybolduğu noktada sahada kalan tek gerçek, toplu mezarlar ve insani bir yıkımdı.
Kırım’da da 'bekleyip görme' gibi bir lüksümüz yok. Pasif kalarak, sürekli ‘endişe’ belirtmekle yetinmenin bedeli her zaman sivillerin kanıyla ödenir.
Barış Gücünün Gerçek Misyonu: İnsan Hayatına Zaman Kazandırmak
Kosova müdahalesinin hukuki yönü hala tartışılmakta. Fakat inkar edilemez hakikat şu ki, KFOR bölgeye girdikten sonra kitlesel şiddet ve sürgün dalgası bıçak gibi kesildi.
Elbette uluslararası barış güçleri tüm siyasi düğümleri çözmedi, şimdi de çözmez. Yılların güvensizliğini bir günde silip atamazdı, şimdi de silemez.
Ama en hayati olan şeyi başarabildi. İnsanların kendi topraklarında her geçen gün öldürülmesini engelledi.
Kosova dosyasının hatırlattığı en önemli ders tam da bu. Barış gücü misyonlarının görevi, masa başında siyasi gelecek inşa etmek değil. Görevleri çok nettir aslında.
Siyasetçiler ortak bir çıkış yolu aramaya devam ederken, çatışmanın ortasında kalan insanları fiziken hayatta tutmak.
Onların mecburi göçe zorlanmasını engellemek. Irkçılık üzerindeki iç çatışmaları engellemek. Ve herhangi bir taraftan gelen saldırılardan sivilleri koruyucu şemsiye altında tutmaktır.
Kırım’daki Mekanizma
Kuşkusuz Kırım’ın ve Kosova’ın tarihsel süreçleri ve hukuki zeminleri biri birinden çok farklı. Buraya doğrudan bir eşitlik işareti koymuyoruz zaten.
Ancak baskının çarkları her dönemde aynı işler. Bir toprak parçası tamamen askeri kampa dönüştürüldüğünde, en ağır bedeli o toprağın en savunmasız kesimi öder.
Kırım’da bu riskin tam merkezinde yarımadanın zaten az sayıda olan yerli, otokton halkı olan Kırım Türkleri durmakta.
Üç asırdır süregelen sömürge,1944 Sürgünü’nün dinmeyen acısı ve 2014’ten beri devam eden sistematik baskılar, Kırım Türklerinin kolektif hafızasında ve damarlarındaki kanlarındadır.
Güvenlik meselesi onlar için askeri bir terim hiç değildir. Doğrudan bir varoluş ve tarihi vatanlarında hayatta kalma mücadelesidir.
Gecikmeden Masaya Yatırılması Gereken Konu
Kırım’ı konuşurken sadece askeri haritalara, savaşan iki ülkenin stratejik planlarına ve hırslarına, veya diplomatik bildirilere sıkışıp kalmak – sivil insanlara karşı yapılacak en büyük suç olur.
Neden kamuoyu bugün şu soruları sormaktan çekiniyor:
Yarımada etrafındaki askeri tırmanış yeni bir boyuta ulaştığında, Kırım Tatar halkının fiziki varlığı nasıl korunacak?
On milyonlarca nüfusu olan devletler birkaç yüz bin insanını savaşta kaybetmeyi göze alabilir, ve bu durumun ‘savaşın doğasında olan durum’ olarak ifade edebilir belki de.
Ama Kırım Tatar Türkleri’nin Kırım’daki sayısı sadece 250-300 bin civarında.
Kırım’dan başka gidecek hiçbir yeri olmayan bu halk kaderine mi terk edilecek?
Yoksa halk bireysel şekilde ‘hayatta kalma içgüdüsü’ ile yine ve tekrar göç etmesini mi bekliyor birileri?
Yoksa aslında her iki tarafın da hedeflediği amaç bu mu? Biri, 2014 yılında Kırım'ı işgal ettikten sonra baskılar, tutuklamalar ve zorla kaybetmeler politikası izleyerek, diğeri ise Kırım'ı geri almak amacıyla saldırılar düzenlemekle yetinmeyip, aynı zamanda Kırım'da yerli halkın kendi vatanında yaşamasını imkansız hale getiren koşullar mı oluşturuyor?
Kosova deneyimi net bir gerçeği kanıtlamakta. İnsani trajedileri önleyecek mekanizmalar, iş işten geçtikten sonra tartışılmaz.
Kararlar, felaket henüz engellenebilir durumdayken, yani bugün alınmalıdır. Adımlar bugün atılmalıdır.
Koruma Kalkanı Nasıl Oluşturulmalı?
Dünya liderleri, Kırım Türklerinin güvenliği için uluslararası bir barış gücü varlığını tartışmayı tek bir gün bile ertelememelidir.
Bu adımları atmak için yeni acıların yaşanmasını beklemek, bir halkın geleceğini tehlikeye atmak demektir.
Yarımadada operasyonlar çoktan başladı. Ama sivilleri koruma mekanizmaları hala konuşulmaya dahi başlanmadı. Önlem almak, kayıpları kaydetmekten daha değerlidir.
Liderler sadece imzaladıkları anlaşmalarla anılıp yargılanmazlar. Yıllar sonra geriye bakıldığında sorulacak sorulardan biri de şu olabilir: “Bu felaketi önlemek için elinizde fırsat varken neden sustunuz ve kararsız kaldınız?”