SURİYE GEZİMİZ 2: Yıkıntılar Arasında Ticaret: Halep Çarşısı

Halep’e girdiğimizde bizi karşılayan manzara, sadece bir şehir değil, bir devrin kapanış sahneleri gibiydi. Burası bir zamanlar Şam ve İstanbul ile birlikte bölgenin üç büyük ticaret sütunundan biriydi. Halep Çarşısı (Suk el-Medine), Kapalı Çarşı’nın ikizi, ticaretin kalbiydi. Ancak şehre adım attığımızda, o efsanevi çarşının yarısından fazlasının sustuğunu, sadece çok az bir kısmının hayata tutunmaya çalıştığını gördük. Çarşının çoğu yıkılmıştı. Yıkıntılar arasında esnafın biraz toparladığı bölgelerde dükkanlar açılmıştı… Bazı yerlerde tavanlar olmadığından gökyüzü bizi selamlıyordu.
Halep Kalesi: Yaralı Ama Vakur
Şehrin merkezinde bir dev gibi yükselen Halep Kalesi, muazzam heybetiyle bizi selamladı. Kalenin etrafındaki o meşhur derin hendekler, savaş zamanında birer savunma hattı olarak kullanılmıştı; bazı surlar yıkılmış, bazı taşlar yerinden oynamıştı ama kale hala "buradayım" diyordu. Keleye bakarken bir zamanlar Selahaddin Eyyubi’nin, Zengi’nin burada savaştığını kapısının önünde haçlı ordularının yığıldığını hayal ettim… Zihnimde bir tufan ve savaş sahnesi dalgalandı. Burçlarında askerler ve aşağıda bölgeye hakim olmak için bu kaleyi ele geçirmesi gerektiğini bilen istilacı ordular… Kale yüzyıllarca bölgeyi savunmuştu. Çok heybetli ve güzel bir kaleydi. Etrafı bir meydan haline getirilmişti. Akşamüzeri aileler burada dolaşıyordu. Cami, Halep çarşısı ve kafeler de buradan başlıyordu. Tabi ki savaşın ayakta bıraktıları ile…
İlginç olan, kalenin hemen dibindeki o zıtlıktı. Bir yanda savaşın susturduğu binalar, diğer yanda geniş meydanlarda yankılanan çocuk sesleri... Meydanda mısırcılar, dondurmacılar, seyyar satıcılar arasında çocuklar kaykaylarıyla uçarcasına oynuyordu. O yıkıntıların arasında, o tozun toprağın içinde kayan o çocuklar; sanki bize "Siz hüzne bakıyorsunuz ama biz geleceğiz" diyorlardı. O oyunlar, geleceğe dair içimizde hem bir sızı hem de büyük bir ümit yeşertti.
Harabeler Arasında Secde: Ulu Cami’nin Hüznü
Halep’in o meşhur Ulu Camii’ni (Zekeriya Camii) görmek istedik. Sokak aralarında kaybolmuşken yerel halka sorduk ama bir türlü anlaşamadık; demek ki onlar bu camiye başka bir isim veriyorlardı. Tam o sırada, 8-10 yaşlarında, kaykayının üzerinde rüzgar gibi esen bir çocuk yanımıza yanaştı:
"Abi, sizin aradığınız yer şu arka tarafta!"
Şaşırdık. "Oğlum sen Türkçeyi nereden biliyorsun?" diye sorduğumuzda, "Ben Türkiye’de doğdum, sonra geri döndük" dedi.
Vatanından kopup geri dönen o küçücük rehberin peşinden gittik. Ancak vardığımızda gördüğümüz şey bir camiden ziyade bir şantiye ve harabeydi. Etrafı kapatılmış, tadilata alınmıştı. Fakat tadilattan görebildiğimiz kadarıyla ihtişamlı yapı yakında tüm heybetiyle kapılarını bize açacaktı. Sanırım buranın tadilatını Arap ülkeleri karşılıyordu.
Namaz kılmak için yer ararken esnaf imdadımıza yetişti; dükkanının yanındaki yıkıntıya bir seccade serdi. Halep’in o yaralı sokaklarında, bir köşede namazımızı eda ettik.
Tarihi Lokantada Bir "Mersinli" ve Şişkin Hesaplar
Akşam çökerken karnımız acıktı ve kalenin hemen dibinde, restorasyondan geçmiş muazzam bir tarihi binaya, bir lokantaya girdik. İçerisi görsel bir şölendi, resimler çektik. Sipariş verirken Arapça bildiğimiz halde garsonla anlaşmakta zorlanıyorduk çünkü yerel yemekler vardı ama biz kebap istiyorduk. Derken yanımıza bir hanımefendi yaklaştı. Tertemiz bir Türkçeyle bize yardımcı oldu. Mersin’de yaşamış, Türkiye’de okumuş bir Suriyeliydi. Burada part time çalışıyordu. Onun sayesinde o meşhur Halep kebaplarını, yanına da çiğ köftesini sipariş ettik. Buranın çiğ köftesinin aroması bizimkinden farklıydı. Bir Urfalı olan Hüseyin hoca çiğ köfteyi çok beğendiğinden bir porsiyon daha istedi.
Ancak hesap geldiğinde, Halep’in o kadim ticaret ahlakının nasıl sarsıldığını gördük. Türkiye parasıyla yaklaşık 2500 TL gibi fahiş bir hesap çıkartmışlardı. Meğer Türkiye’de ikram olarak gelen çiğ köfteyi, kebab fiyatı kadar yazmışlardı. Biz bunu garnitür sanırken ekstra şişirilmiş bir hesapla karşılaştık. Garnitür namına hiçbir şey yoktu; kuru bir kebap ve arkasından gelen "turist kazıklama" tarifesi... Hüzün ve tarihin yanında, maalesef bu "esnaf hilesi" profil de Halep’in bir gerçeği olarak önümüze dikildi.
Halep’te bizi en çok üzen şey binaların yıkılması değil, bazen insanın içindeki o nezaketin de enkaz altında kalmış olmasıydı. Lokantanın lavabosunda sıra beklerken, tam sıra bana gelmişken, arkadan gelen bir adam hiç istifini bozmadan önüme atlayıp içeri girdi. Bu kabalık beni Halep adına üzmüş olsa da en azından savaşın durmuş olması açısından sevindiriciydi. Türkiye’de yetişmiş çocuklar ve Türkiye’de uzun süre kalmış olan Suriyelilerin nezaketini ileriki yolculuğumuzda hep yanımızda hissedecek ve göçün toplumu nasıl dönüştürdüğünü hem görecek hem de gelecek için ümitvar olacaktık.
İşte o an bir şeyi fark ettim: Yaşanan bu büyük acılar, bu ızdıraplar maalesef herkese bir şey öğretmemişti. Bazı insanların içindeki o vahşilik, o çıkarcılık hiç değişmemişti. Hatta içimden şunu geçirdim: "Belki de başımıza gelen her şey, kendi ellerimizle yaptıklarımızın bir sonucudur. Bazen belaları biz davet ediyoruz."