SURİYE GEZİMİZ 2: SAVAŞIN OMURGASI AZEZ VE BİR ŞEHRİN HÜZNÜ

Sınırdan geçtiğimizde kendimizi Azez şehrinde bulduk. Şehre girince gerçekten zamanda yolculuk yaptık ve elli yıl geriye gittik. Sağlı sollu yıkılmış evler, bombalanmış alanlar bizi hüzünlendirdi. Binalar yaşanan dehşetin en büyük tanıklarıydılar. İnsanlar bir şekilde hayatı sürdürmek için mücadele etse de binalar en büyük şahit olarak bir köşede duruyorlardı. Biz insanları ve binaları birer ibret nazarıyla seyrediyorduk. Hüzün bizi kapladı… Neyi paylaşamadılar bu insanlar?… Farklılıklarımız zenginliğimiz değil miydi? Farklı mezhep, din, etnik yapı ve görüşte olmak sosyolojik olarak doğal değil miydi? Herkes bizim gibi olamayacaktı bu mu tüm kavganın nedeni?
Demek ki devlet başkanı kötü olsa toplum da yıkılıyordu. Medeniyetler kılıçların gölgesinde kurulur sözü aklımıza geldi. En azından şu anki düzen de bir savaş ve mücadele sonucu oluşmuştu. Kılıcı iyi tutmaz veya sahip çıkmazsan sonun yok olmak olurdu. Osmanlıyı düşündük Emevileri ve Abbasileri düşündük… Savaşma beceresi kaybedildiğinde medeniyetin ve kültürün de yok olacağını anladık… Demek ki saraylarda ihtişamlı hayat sürmenin yolu sınırlardaki askerin kabzasında gizliydi. Onlar yok olursa ortada ne saray, ne devlet ve ne de medeniyet kalırdı… Ülkemize ve sahip olduğumuz şeylere sıkı sıkıya sarılmak gerektiğini anladık. Keşke tüm Türk halkını devlet bu bölgeleri gezdirse de ayrılığın ve bölünmüşlüğün toplumu nasıl yok edeceğini gösterse…
Azez’in çıkışında bir benzin istasyonunda 1000 liralık benzin aldık. Bizim paramız bereket versin burada geçiyordu yoksa zor durumda kalacaktık. Zaten tüm Suriye’de Türk parası geçerli olacaktı. Sınırda yaşadığımız o bürokratik tokat sonrası nihayet direksiyonu Suriye’nin içlerine doğru kırdık. Hedefimiz bir zamanlar Ortadoğu’nun ticaret başkenti olan Halep’ti.
M5 Otoyolu: Yaralı Bir Dev
Suriye’nin kuzeyini güneyine bağlayan o meşhur M5 otoyoluna çıktığımızda, bir zamanlar refahın aktığı bu damarların ne kadar tıkandığını gördük. Ancak bizi karşılayan yol, bir asfalt yığınından ziyade, bir savaşın anatomisi gibiydi. Yol boyunca asfaltın üzerinde mermi ve şarapnel izleri, devasa çukurlar ve ağır askeri araçların bıraktığı derin yarıklar vardı. Ford Focus ile bu yolda ilerlemek, bir mayın tarlasında satranç oynamak gibiydi. Hız yapamıyorduk; her çukur, her kontrol noktası bizi bu toprakların gerçekliğine biraz daha yaklaştırıyordu.
HALEP – YIKINTILARIN ARASINDAKİ ÜMİT VE İNSANIN CİLVESİ
O perişan manzarayı geride bırakıp Halep’e ulaştığımızda, bizi bir zamanların ticaret merkezinin sessiz enkazı karşıladı. Halep’e girdiğimizde bizi karşılayan manzara, hiçbir haber bülteninin anlatamayacağı kadar ağırdı. Şehrin girişindeki sanayi bölgeleri, fabrikalar ve depolar adeta birer beton yığınına dönüşmüştü. Bir zamanlar dünyanın dört bir yanına mal gönderen o devasa tesislerin yerinde şimdi sadece rüzgarın uğultusu vardı.
Şehrin merkezine doğru ilerledikçe yıkımın boyutu daha da katmerlendi. Ancak bu yıkımın içinde bile Suriye insanının o tuhaf ama hayranlık uyandıran "hayata tutunma" refleksiyle karşılaştık. Yıkılmış binaların alt katlarında açılan küçük dükkanlar, enkazların arasında top oynayan çocuklar... Halep, ağır yaralı bir dev gibiydi; nefes alıyordu ama her nefesi bir sızı gibiydi. Şehrin o kadim taş sokaklarında dolaşırken, sadece binaların değil, bir tarihin de nasıl hırpalandığını iliklerimize kadar hissettik.