ŞİFAHANE’DEN HASTANE’YE SEVDA HİKÂYELERİ
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Bu yazımı kabul buyururlarsa başta biricik hekimeme ve bütün kıymetli tabiplerimize armağan ediyorum…
Buyurun evvela şanlı mazimize gidelim; ardından günümüze gelip yeryüzünün kahraman doktorlarını hep birlikte ziyaret edelim.
“Mevcudat içinde en kıymetli olan hayattır.” Peygamber Efendimiz (sav) “Bir insanı kurtarmak bütün insanlığı kurtarmak gibidir” buyurmuştur. İşte bu sebeple İslam tarihi boyunca tıp, en ehemmiyetli ilimlerin başında gelir.
Osmanlı döneminde ilk Darüşşifa, 1394’te Yıldırım Bayezid tarafından Bursa’da kurulmuştur. İlhamını kızı Hundi Hatun ve damadı Emir Sultan Hazretlerinden alan Yıldırım Darüşşifa’sı hâlâ göz hastanesi olarak hizmet vermektedir.
Haydi bu Şifahane’yi daha yakından görelim. Yıldırım Külliyesi’nin bir bölümü olarak inşa edilen bu Darüşşifada; mütehassıs hekimler, cerrahlar, devaları hazırlayan eczacıların yanında bir de şerbetçiler bulunurmuş. “Şerbetçinin hastanede ne işi var?” dediğinizi duyar gibiyim. Şaşırmakta haklısınız; fakat şerbetçi o dönemde hastalara ilaçlarını vaktinde içiren görevlilere verilen bir addır.
Eskiden diş çekimi için berberlere gidildiğini ve narkozsuz diş çekimi yapıldığı duymuş muydunuz? Osmanlı döneminde de itinayla diş çekimi yapan berberlere eğitim ve ruhsat bu şifa merkezinde verilirdi; kırıkçı çıkıkçılar da aynı şekilde buradan alırlardı çalışma izinlerini.
Şifahanede mescit şimdiki gibi hastanelerin en ücra ve alt katında, küçücük bir karanlık odada değil; hasta odalarının tam karşısında ve kubbeli olarak yer alırdı.
Osmanlı sosyal devlet geleneğiyle bütün hastalara tamamen ücretsiz olarak verilirdi bu hizmet. Tıp talebeleri ise şifahanenin hemen yanındaki medresede eğitim görürlerdi. Anatomi dersleri kolay ezberlemeleri için manzum olarak da tedris edilirdi.
Yıldırım Darüşşifası için Evliya Çelebi, Yıldırım’ın Vakıfnâmesinde şu satırların yazdığını nakleder; “Hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def-i sevda olmak üzere on adet hanende (ses sanatçısı) ve sazende gulam tahsis edilmiştir ki, üçü hanende, biri neyzen, biri kemâni, biri musikâri, biri santuri, biri udi olup haftada üç kere gelip hastalara ve delilere musiki faslı verirler.”
Duyduklarınız konservatuvarda değil; aynı mekanda müzikle ruha ve bedene terapi verilirdi. Bu ekip makamlara göre kara sevdaya tutulmuşundan, divâne olmuşlara deva için sanatlarını icra ederlerdi.
Farabi’ye göre; rast makamı neşe ve huzur, zirgule makamı uyku, Hüseyni makamı sakinlik ve rahatlık verirmiş. Ondandır Hüseyni makamında çalan “Çanakkale içinde aynalı çarşı” türküsünü dinlerken hafif bir sakinlik hissine kapılmamız ve Cuma vakti salâlarla sükûnete ermemiz…
***
Tahtgâhı kadîm’den ikinci başkent Edirne’ye gidelim mi?
İçeriye adım atar atmaz seneler geçse de ruha şifa atmosferi değişmemiş bu enfûsi mekanın içinde kayboluyorsunuz. Cânım Evliya’nın “Orada öyle bir darüşşifa vardır ki; dil ile tarif edilmez, kalem ile yazılmaz” dediği mekân. 1448’de kurulup 400 yıl boyunca kesintisiz hizmet veren Edirne Darüşşifası 2. Bayezid damgası taşıyor.
Burada musikinin ve su sesinin taş duvarlarda çıkardığı tınıyla şifa bulurdu mecrûhlar.
Bitişiğindeki tıp medresesinde talebeler eğitim alırken günlük 2 akçe (bize birkaç yıldır gelen asgari ücret alma durumu) birinci sınıftan başlar ve mezun olana kadar verilmeye devam ederdi. Kütüphanesi de olan külliyede talebeler İbn Sina’dan Farabi’ye, Eflatun’dan Sokrat’a, Aristotales’ten Pisagor’a bir çok alimin ilmiyle donanır ve her biri bir fenne yönelip aldıkları kıymetli bilgilerle şifa dağıtmaya devam ederlerdi. Külliyede cami, tâbhane (misafirhane), hamam bulunur; hastalar şifalanırken misafirler orada ağırlanır, aşhanesinde yemekler yedirilirdi.
“Edirne Darüşşifası” denince oraya mührünü vuran dünyanın ilk kadın cerrahından bahsetmeden geçmeyelim. Nasıl? Ama bize “Osmanlı’da kadın okumaz, evinden dışarı çıkmaz!” denmişti? Ah yak(l)an tarih!
Üsküdarlı hekim bir ailenin kızı olan Cerrahe Saliha Hatun bu medresede eğitim alarak mezun olmuş ve senelerce mezun olduğu şifahanede hizmet vermiştir. Namı Osmanlı topraklarına yayılan bu cerraheye ameliyat olmak için sıraya girmiştir hastalar. Kendisi de cerrah olan eşi Deniz bin Gazi ile bu tıp medresesinde tanışmış ve evlenmişlerdir. Evliliklerinden Mehmet adında nur topu gibi bir oğulları olmuş o da büyüdüğünde cerrahlığı tercih etmiştir. Dönemin en önemli erkek cerrahlarından olan Deniz bin Gazi, anestezi ve ameliyatlarda eşine destek olur, girdiği her ameliyata onu da dahil ederek ameliyatı izleyerek öğrenmesine imkan sağlardı. Ne yazık ki sevgili eşi genç yaşta vefat edince ondan kalan mirası yani neşteri o eline alacak ve bir daha da hiç bırakmayacaktı. En fazla yaptığı ameliyat erkeklerde fıtık ameliyatıydı. Ameliyatlar risk taşıdığı için kendini de güvenceye almayı unutmamıştı cerrahemiz ve şimdi “aydınlatılmış onam formu” denilen “rıza senedi” ni ilk o düzenlemiştir. Günümüze ulaşmış, çoğu kasık fıtığı öncesi alınan 21 rıza senedi vardır.
***
Şimdi gelin Kayseri’ye gidip bir kara sevda hikâyesinden doğan Gevher Nesibe Darüşşifası’nı gezelim. Anadolu’daki ilk tıp medresesi ve şifahanesi olarak bilinen Darüşşifa, Selçuklunun insana ve bilime verdiği değerin en mühim göstergesidir. Rivayet odur ki Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızkardeşi Gevher Nesibe, sarayın başsipahisine gönlünü kaptırır. Lakin bu haberi alan ağabeyi başsipahiyi uzak bir diyara savaşa gönderir. Savaştan sağ salim dönemeyen sipahinin acı haberine kalbi dayanmaz Kılıçarslan’ın nazenin ve iffetli kerimesinin ve ince hastalığa yani tüberküloza tutulur. Ağabeyi nedamet duymuştur çoktan ama ne çare kardeşini kurtarmaya gücü yetmez. Son bir isteği vardır ağabeyinden Gevher Nesibe’nin; hastalığa bulaşanların şifa bulacağı bir yapı inşa edilmesi, bu inşada bütün mal varlığının kullanılması ve kendisinin de oraya defn edilmesi. Vasiyetini hiç geciktirmeden yerine getirir Selçuklu Hükümdarı. Bir sene içinde inşa edilen külliyede, 1206’dan itibaren uzun yıllar ayrım yapmaksızın gençlere Arapça ve Farsça anatomi dersleri ve tıp eğitimi verilmektedir. Medrese yapısının içinde iç içe geçmiş ışık almayan odalar bulunmaktadır. İlaçlar burada hazırlanır ve muhafaza edilirdi.
Avrupa’da deliler, “içine şeytan kaçmış” denilip yakılırken burada su, kuş ve musiki sesiyle terapi edilirdi.
***
Peki Osmanlı’da Hipokrat Yemini var mıydı?
Osmanlı döneminde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’den mezun olanlar da yemin ederdi ama tabii ki kendilerine has bir yemin bu; taklit değil.
Prof. Dr. Cevdet Erdöl’den dinleyelim;
Selçuklu Üniversitesi’nde bulunan yemin metninde hekimler; yoksul ve kimsesizlere öncelik tanıyacaklarına, daha fazla ücret almak için hastalıkları abartmayacaklarına, teşhislerinde objektif olacaklarına dair söz veriyorlardı.
“Bir hastanın tedavisinde şüphem olduğu takdirde diğer meslektaşlarıma danışmaktan kibire kapılarak onların hayatını tehlikeye atmayacağıma, fakir ve kimsesizlere Allah rızası için bakacağıma, şifa vermek üzere biri fakir öteki zengin iki kişi tarafından davet edildiğimde öncelikle fakirin çaresine bakmak üzere gideceğime, gece gündüz kim tarafından çağırılırsam derhal gideceğime, anne karnında çocuğu zehirleyerek çocuk düşürme usulünü kimseye öğretmeyeceğime ve kendim de bu harekete kalkışmayacağıma Vallahi söz veriyorum!”
Böylesine kıymetli bir yeminimiz varken İranlıların yaşadığı salgın hastalıkta yardım çağrısına; “Siz bizim düşmanımızsınız” diyerek onlara yardım etmeyi reddeden sözde Hipokrat yeminine mecbur bırakılmak neden?
Ah Avrupa merkezli dayatılan me-deniyet!
“Mikrobiyoloji” denince Fatih’in hocası, Hekim Akşemsettin neden gelmez akıllarımıza? Halbuki mikrobu keşfedip Tıp literatürüne koyan odur.
Ya da “Radyoloji” denince aklımıza neden X ışınını tıpta ilk defa kullanan Esad Feyzi gelmez? Oysa Türk Yunan savaşında yaralanan askerlerin eline isabet eden kurşunları kendi yaptığı röntgen cihazıyla tespit etmeyi başarıyor ve bu uğruda maruz kaldığı radyasyon yüzünden 3aylık evli iken henüz 28 yaşında vefat ediyordu.
Kolera hakkında ilk kitabı yazan Mustafa Behçet Efendi’den de bîhaberiz ne yazık ki! Almanlar “Hegel bu kitabı okusaydı ölmeyecekti” derlerken, At kanından damıtarak difteri serumu yapan Adil Mustafa’yı biz neden bilmeyiz? Biz unuttuğumuz için değil midir Dr. Nicole’ün onun yazdığı risaleyi çalıp kendi adıyla Fransızca bastırması? (https://www.youtube.com/watch?v=Z0nF6Wvli4A)
***
Buraya sığması imkansız daha nice tıp kahramanımızı bu gün minnetle yâd ederken Cumhuriyet’in ilk başörtülü doktoru Ayşe Hümeyra Ökten’i de unutmayalım. Kardeşini kaybettikten sonra “Her eve bir anne yedi mahalleye de bir doktor lazım” diyerek Çapa Tıp Fakültesi’nden mezun olan İmam Hatip’lerin kurucusu Celalettin Ökten’in kızı Ayşe Hümeyra 1953’te Kızılay’ın doktoru olarak Hacc’a gittiğinde bir dönüm noktasına girmiştir. Kâbe’yi, Kara Sevdasını bırakıp bir daha geri dönemez. En Sevgili’nin (sav) diyarında ona “Kimsesizlerin Doktor Annesi” dediler. Dahiliye mütehassısı Ayşe Hümeyra Ökten 2020’de Rahmet-i Rahman’a kavuşuncaya kadar Medine’de herkese şifa dağıtmıştır.
***
Şimdi Gazze’nin Nene Hatun’una gidelim. Dr. Amira al- Assouli. Kadın doğum doktoru olan Amira soykırım başladığında Mısır’da idi. Ancak haberi alınca yerinde duramaz oldu; savunmasızlara yardım etmek için Gazze’ye dönmekte ısrar etti. Biz onu gökten bombalar yağarken öldü sanılan bir yaralının yaşadığını fark edince hiç düşünmeden, canını hiçe sayıp ceketini çıkararak kahramanca onu o kurşun yağmuru altında kurtarmasıyla tanıdık..
***
Bizim hikâyemiz şifahanelerimizin; darüssıhha ve darülafiyelerimizin, Tanzimat’la birlikte Batı’dan taklit edilen “Hastane” ye dönüşmesine kadar güzel ve şifalı masallar yazmaya devam etti…
Böyle büyük sevda hikâyeleri yazan kahramanlarımızı saygı ve minnetle yâd ediyoruz şimdi…
13 Mart 2026/ Bursa