Yerinden Edilen Gençlik: Yabancılaşmadan Şiddete

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Son yıllarda suça yatkın ağır eylemlerde öne çıkan faillerin profiline bakıldığında, ortak bir sosyolojik zemine işaret eden bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bu gençlerin önemli bir kısmı, ailesi iç ya da dış göç yaşamış, yer değiştirme süreçlerinden geçmiş, kökleriyle bulunduğu çevre arasında sıkışmış gruplardan geliyor. Doğu’dan büyük şehirlere göç etmiş ailelerin çocukları ya da Suriye gibi zorunlu göç deneyimi taşıyan toplulukların ikinci kuşağı, bu tablonun merkezinde yer alıyor.

Burada mesele köken değil; yerinden edilmedir.

Sosyolojide göç, yalnızca fiziksel bir hareketlilik olarak ele alınmaz. Göç; kimliğin, aidiyetin, otorite ilişkilerinin ve değer sistemlerinin çözülmesi anlamına gelir. Aile, alıştığı sosyal çevreden kopar; çocuk ise henüz sağlam bir kimlik inşa edemeden, iki dünya arasında kalır. Ne geldiği yere aittir ne de vardığı yere tam olarak kabul edilir.

Bu durum, gençlerde derin bir yabancılaşma duygusu yaratır.

Yabancılaşma, yalnızlık değildir; görülmeme, tanınmama ve değerli hissetmeme hâlidir. Özellikle erkek çocuklar için bu durum daha sert yaşanır. Çünkü ataerkil kültürlerde erkekliğin ölçüsü güçle, kontrolle ve “kendini ispat” ile tanımlanır. Ancak modern şehir yaşamı, bu gençlere meşru güç alanları sunmaz. Eğitim, istihdam ve sosyal yükselme kanalları kapalıysa; güç, başka yollardan sahnelenir.

İşte tam bu noktada şiddet devreye girer.

Kesici aletlerin gençlerin gündelik hayatına bu kadar kolay sızması, bir “suç merakı”ndan çok, var olma çabasının patolojik bir ifadesidir. Vurma, yaralama ya da öldürme eylemi; çoğu zaman “yok sayılan” bir benliğin, en görünür olma çabasıdır. Bu eylemler, bireysel öfke patlaması değil; toplumsal dışlanmışlığın şiddetli bir geri dönüşüdür.

Göçle birlikte aile yapısı da zayıflar. Baba figürü işsizlikle, anne figürü hayatta kalma telaşıyla meşguldür. Devletin ve toplumun kurumsal desteği yetersiz kaldığında, genç kendi hukukunu kendi yazmaya başlar. Bu noktada ahlâk yerini hayatta kalma refleksine bırakır.

Bu tabloyu yalnızca “suç” başlığı altında ele almak, meseleyi eksik okumaktır. Bu, aynı zamanda entegrasyonun başarısızlığı, eğitim sisteminin dışlayıcılığı ve toplumsal hareketliliğin yönetilememesi meselesidir.

Bugün yaşanan ağır şiddet vakaları, bize şunu söylüyor:
Bir toplumu ayakta tutan şey yalnızca yasalar değil, aidiyet duygusudur. Aidiyet çözüldüğünde, şiddet yükselir. Çünkü insan, ait olmadığı yerde kendini ancak korku yaratarak var edebilir.

Çözüm; suçlu aramakta değil, kopuşları onarmakta yatıyor. Aksi hâlde bu yabancılaşma, yalnızca bugünün değil, yarının da en büyük toplumsal tehdidi olmaya devam edecek.