REVİZYON

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Her sabah geniş ve kapsamlı operasyonlara uyanıyoruz. Kapağı açılan her büyük devlet müessesesinden zehirli, kahredici iğrençlikler çıkıyor. Elbette bu operasyonlar ülkeyi idare edenlerin meselelere bigane kalmadıklarının açık bir ispatıdır.  1838 Balta Limanı anlaşmasını bir milat olarak kabul edersek -ki bu bir kabul, yaklaşık 200 yıldır bu coğrafya ağır bir kültürel saldırıya uğramış durumda. Ha… Tarih bilenler diyecekler ki, sanki öncesi cennet bahçesi mi idi? Evet itiraf edelim ki, yüzlerce yıl istila ile müptela bu topraklar asla bir asr-ı saadet yaşamamıştır. 

1838 Balta Limanı antlaşması ile her ne kadar asr-ı saadet olmayan coğrafyamız, Hz. İbrahim’i baz alacak olursak yaklaşık 4.000 yıllık bir birikimi, dini-ahlaki, sosyal kodları tarihte görülmeyen bir şiddette tahribe çalışılmıştır. Bu saldırı yüzlerce yıl süren Haçlı saldırıları, Moğol istilası, Timur terörü, İran tehdidinden faklı bir yanı var; tüm bu eski zaman saldırılarında düşman algısı, hariçten gelen, cana-mala kasdeden ve mutlak hakimiyeti isteyen dehşet orduları idi. 1838 sonrasındaki saldırılarında klasik saldırıların dışında, coğrafyanın binler yıllık eleklerden, tecrübelerden, kanaatlerden, ilimden, irfandan, iz’andan, feyizden elde edilen terakümlerini (medeniyet seviyesi), inançlarını, iman ukdelerini, milli varlıklarını, gelenek, töre, şerefiye, an’ane, adetlerini içeride ikna ettikleri mukniler eliyle tahrip ve yok etmeye matuf bir iç bölünme ile gerçekleştiriyor. Her yerde resmi cemiyetler ile bu ülkenin insanına bu ülkenin değerleri tahrip ettiriliyor. Öyle bir seviyeye ulaşılmış ki; “aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer, boğulursunuz.”  durumuna gelmiştir.

Bugün belediyeler bir gayya çukurlarına dönüşmüş, Yahya Kemalin Rindlerin Akşamı şiirinde ifade ettiği; “Dönülmez akşamın ufkundayız” dizesine isabet ediyor. Hani başkaca dengeler gözetilmese; “tümünü ateşe verin kurtarın milleti bu illetten” diyesi geliyor insanın… hani üniversitelerden mi bahis açalım, sağlık kuruluşlarından mı, basit bir kaynakçıdan rüşvet almaya kadar alçalan falanca ilin tarım müdürlüğünden mi, Suriyeli bir ilkokul talebesinin kaydını fırsat bilerek rüşvete gark olmuş ilkokul müdüründen mi? 

Öyle büyük bir hizipleşme olmuş, cemiyet çok derin kutuplaşmaya ayrılmış ki, o onun adamı, öteki falanca gruptan kisvesi altında kime dokunsanız farklı yerlerden hiç umulmayan tepkilerle karşılaşıyorsunuz. Yani tahrip ediciler milleti bıçakla pasta keser gibi dilim dilim ayırmış, herkesi bir şeye ikna etmiş, mukniler “diğerlerini” tezyif edip, tahkir edip, tahrip ve yok olmasını isteme kıvamına getirmiş. Ortada konvansiyel bir düşman da olmayınca senden olmayan herkes düşman oluveriyor. Bu sadece Türkiye’ye has bir durum değil, neredeyse tüm dünyada uygulanan ve netice alınan bir yöntem olmuş. Burada birkaç husus var ki ifade etmek vacip oldu; batı medeniyeti, kapitalizm, demokrasi, maddiyunluk, konforlu hayat, metropol şehirleşmesi, sosyalizm, kadın-erkek eşitliği, kadın hakları&özgürlüğü, eşitlik, LGBT serbestiyeti gibi zahiren debdebeli kavramlar bu işin anahtar kelimeleridir.

Bu saatten sonra milleti vahdete getirmek İM-KAN-SIZ dır. Arayacağımız şey, bu haliyle milletin idare edilebilmesidir. Bunun sosyoloji ilmi gereği tek yolu; adaletinden ve eminliğinden şüphe olunmayan kudretine teslim olunacak güçlü – çok güçlü OTORİTE ile mümkündür. 

Ben hayatımın hiçbir anında devrime inanmadım. Devrim benim kanaatimce hadsizliktir, “sen kimsin ki bir milletin binler yıllık birikimini tek bir ömürlük tecrübe ile değiştirme hadsizliğini kendinde buluyorsun” fikrindeyim. Allahtan emir ile yol alan peygamber bile tedricen bir tamir ve tashih işi yaparken -fikri kendinden menkul bir kul, devrim hakkını nasıl kendinde bulur. O sebeple OTORİTE kendine teslim olunacak eminliği hedef almalıdır, devirerek veya tehevvürle- korku ve dehşetle yol alamaz. İkinci dünya savaşı sonrası dünyada en revaç bulan sistem demokrasinin bu OTORİTE’nin tesisinde ne kadar kendine yer bulacağı ise önümüzdeki birkaç yılın en tartışmalı mevzusu olacaktır. Cebirle OTORİTE tesis edilemeyeceği de aşikardır lakin  nasıl bir ikna yolu bulunur, millet iradesi - anayasal düzen şeklinde izah edilen model nereye evrilir, nelerle bu OTORİTE kendini tahkim eder bunu ömrümüz olursa göreceğiz. 

DEVLETLER KENDİLERİNİ MİLLETLERİNE KARŞI KORUMANIN AVANESİNDEDİR.

Çünkü milletler ve milletlerin içindeki gruplar için bulunan manipülasyon yöntemleri o kadar etkileyici ve sonuç doğurucu ki insan bunun karşısında dumura uğruyor. Emperyalist emellere ve dinin tahribine açık ve net olarak çalışan FETÖ, mensupları dine hizmet etmek ve cennete gitmek ile motive edilmişlerdi, ne hazindir ki tüm olanlardan sonra bile hala bu efsundan uyanabilmiş değiller. Ya PKK, kendisine ram olmuş Kürtleri (ki Kürtler şeref ve namusa olan düşkünlükleri ile bilinirken) bugün her türlü ahlaksızlığa pervasızca giren bir fasıklar ordusuna çevirmiştir. Peki sol fransiyonlar, Selefiler-Vahhabiler… 

Bu eminliğe ulaşıldıktan sonra da REVİZYON ile müesseseleri (kurumları) hal-i hazırdaki kokuşmuşluktan kurtarmak ve milleti “itaate” getirmek olmazsa olmaz bir vakıadır.

Bugün ağır bir mevzuya dokunduk. Sürç-ü lisan varsa affola.

Her zamanki gibi ana uyarımızı tekrar ederek yazımızı bitirelim;

Çalkanmakta olan dünyada güzel vatanımızın dehşetli fırtınalardan korunması için klişe tavsiyemizi hatırlatalım; TL altın değere konverbilite edilmeden, Anadolu şehirleşmesi olan müstakil ev tarzı konutlaşma ile herkes kendi evini kendi inşa etmeden ve müteahhitlerin konut yapması yasaklanmadan, istikrar kuru bir hayalden öteye geçmez. Değişim aracı olan Para altına sabitlenerek güvene kavuşmadan, hane halkı aidiyet duygusunu kazanacağı müstakil evine kavuşmadan huzur tesis edilemez.