Hayatın Anlamı Kaybolduğunda İnsan Nereye Sığınır?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

İnsan bazen hayatının tam ortasında, her şey yerli yerindeyken derin bir eksiklik hisseder. Günler birbirini takip eder, sorumluluklar yerine getirilir, alışılmış düzen devam eder. Dışarıdan bakıldığında eksik olan hiçbir şey yoktur. Fakat insanın içinde, adını koyamadığı bir boşluk büyümeye başlar. 

Belki de insanı en çok yoran, hayatın zorlukları değil, yaşadıklarının anlamını kaybetmesidir. 

Varoluşçu psikolojinin önemli isimlerinden Viktor Frankl, insanın temel arayışlarından birinin haz ya da güç değil, anlam olduğunu savunur. Frankl’a göre insan, yaşamının hangi koşullar altında sürdüğünden bağımsız olarak, varoluşuna bir anlam kazandırma ihtiyacı taşır. 

Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Anlam, her zaman mutlulukla eş anlamlı değildir. 

İnsan mutlu olmadığı bir dönemde de anlamlı bir hayat sürdürebilir. Hatta kimi zaman acı, kayıp ve belirsizlik, insanın kendi varoluşunu daha derinden sorgulamasına neden olabilir. 

Frankl’ın düşüncesinde anlam, dışarıdan hazır olarak sunulan bir cevap değildir. İnsanın yaşam karşısında aldığı tutumda, üstlendiği sorumluluklarda ve değerleriyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar.

Peki insan, hayatına anlam verdiğini düşündüğü şeyleri kaybettiğinde ne olur? 

Bir ilişki sona erdiğinde, yıllarca sürdürülen bir meslek geride kaldığında ya da insan kendisini tanımladığı rollerden uzaklaştığında yalnızca alışkanlıklarını kaybetmez. Bazen kim olduğuna ilişkin düşünceleri de sarsılır. 

İşte bu noktada psikolojiyle sembolik astrolojinin yolları kesişir. 

Astrolojik sembolizmde Venüs, yalnızca aşkı ve ilişkileri değil; insanın değer verdiği şeyleri, haz anlayışını, bağ kurma biçimini ve özdeğer duygusunu da temsil eder. 

Akrep ise derinlik, dönüşüm, kayıp, bağlılık ve insanın görünmeyen psikolojik süreçleriyle ilişkilendirilir. 

Venüs’ün Akrep burcundaki konumu, bu iki sembolün bir araya gelmesiyle önemli bir varoluşsal soruyu gündeme taşır: 

Değer verdiğimiz şeyleri kaybettiğimizde, kendimize verdiğimiz değeri de kaybeder miyiz? 

İnsan çoğu zaman kendisini sahip oldukları üzerinden tanımlar. Mesleği, ilişkileri, başarıları, toplumsal konumu ve başkalarının gözündeki yeri, kimliğinin birer parçasına dönüşür. 

Oysa bütün bu tanımlar değişebilir. 

Bir zamanlar hayatımızın merkezinde bulunan şeyler, yıllar sonra aynı anlamı taşımayabilir. Bu değişim her zaman bir başarısızlık değildir. Bazen insanın gelişimi, geçmişte kendisini ayakta tutan anlamların artık yeterli gelmemesiyle başlar. 

Venüs’ün Akrep sembolizmi tam da burada, yüzeydeki değerlerden daha derindeki ihtiyaçlara yönelmeyi düşündürür. 

Sevgi ile bağımlılık arasındaki fark nedir?
Bir şeye değer vermekle onu kaybetmekten korkmak aynı şey midir? 

Ve insan, kendisini güvende hissettiren bütün dayanaklar değiştiğinde, kendi varlığıyla nasıl bir ilişki kurar? 

Bu soruların cevapları kolay değildir. Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi, çoğu zaman dış dünyayla mücadele etmesinden daha fazla cesaret gerektirir. 

Carl Gustav Jung’un bireyleşme yaklaşımı da insanın yalnızca toplumsal kimliğiyle sınırlı kalmayıp bilinçdışı yönlerini tanımasının önemine işaret eder. İnsan, kendisine ilişkin alışılmış tanımları sorguladıkça daha bütünlüklü bir benlik geliştirme imkânı bulabilir. 

Burada dönüşüm, geçmişi inkâr etmek anlamına gelmez. Aksine, yaşanmış olanı hayatın bir parçası olarak kabul edip onunla yeni bir ilişki kurabilmektir. 

Frankl’ın anlam arayışıyla Venüs’ün Akrep sembolizmi arasında kurulabilecek en önemli bağ da budur: 

İnsan, kaybettiklerinden ibaret değildir. 

Hayatın anlamı tek bir insana, mesleğe, başarıya ya da döneme bağlı olmak zorunda değildir. Anlam, yaşam boyunca yeniden keşfedilebilir; bazen bir sorumlulukta, bazen sevgide, bazen de kaçınılmaz bir acı karşısında benimsediğimiz tutumda ortaya çıkar. 

Belki de olgunlaşmak, hayatın bize sürekli aynı mutluluğu sunmasını beklemekten vazgeçmektir. 

Çünkü insanın varoluşsal yolculuğu, yalnızca sahip olduklarını çoğaltma çabası değildir. Aynı zamanda neyin gerçekten değerli olduğunu ayırt edebilme sürecidir. 

Ve bazen insan, hayatının anlamını kaybettiğini düşündüğü yerde, aslında kendisine ait olmayan anlamlardan özgürleşmeye başlar. 

Belki de hayatın anlamı, hiçbir şeyi kaybetmemekte değil; kayıplarımıza rağmen yaşamla yeniden bağ kurabilmektedir.