Türk Dünyasında Bütünleşme Arayışları: Etnik Romantizm, Reelpolitik, Mezhep Jeopolitiği ve Küresel Güç Dengele

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Türk dünyasının siyasi, kültürel ve toplumsal entegrasyonu; tarihsel süreçte ideolojik-romantik söylemler ile uluslararası ilişkilerin rasyonel, soğuk gerçekliği (reelpolitik) arasında şekillenmiştir. Klasik bozkır kültüründeki boy/kabile taassubu, Türk topluluklarının tarih boyunca tek bir üst kimlik ve bayrak altında toplanmasını zorlaştırırken komşu imparatorlukların (Çin, Rusya vb.) bölgedeki egemenliğini kolaylaştırmıştır. Tarih boyunca Türkler, diğer bir boyun egemenliğine girmektense yabancı bir devletin egemenliğine girmeyi tercih etmişlerdir. Günümüzde SSCB sonrası bağımsızlığına kavuşan Türk cumhuriyetleri; ulusal çıkarlarını, bölgesel dengelerini ve otokratik yönetici elitlerin ikbal kaygılarını önceleyerek entegrasyon süreçlerine temkinli yaklaşmaktadır.

Bu çalışmada; etnik ve soydaşlık eksenli "Turan" idealinin sınırları, Gaspıralı İsmail Bey’in dilde birlik vizyonu, Kıbrıs (KKTC) meselesi üzerinden devlet çıkarlarının soydaşlığa galebe çalması, Azerbaycan-İran hattındaki Caferi/Şii kırılması, Bakü'nün teolojik güvenlik arayışları ("Tersine Şah İsmail Doktrini"), İsrail'in küresel diplomasisi ve Zengezur Koridoru merkezli Çin-ABD-İran küresel rekabeti bütüncül bir jeopolitik perspektifle incelenmektedir.

1. Tarihsel Arka Plan: Boy Taassubu ve Dış Denge Arayışı

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Kafkasya ve Orta Asya’da bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleri, Türkiye’de ve fikir dünyasında büyük bir heyecan dalgası yaratmıştır. Ancak 1990’lardan günümüze uzanan süreç, etnik ve dilsel yakınlığa dayalı romantik "Turan Birliği" veya "abi-kardeş" söylemlerinin uluslararası diplomasinin rasyonel ilkeleriyle her zaman örtüşmediğini göstermiştir.

Türk topluluklarının tarihsel kökenlerinde yer alan sosyal organizasyon biçimleri (boy/kabile yapıları), ulus-devletleşme süreçleri, mezhepsel fay hatları, rejimlerin iç güvenlik öncelikleri ve küresel aktörlerin (ABD, Çin, İsrail, Rusya, İran) küresel ticaret yolları üzerindeki nüfuz mücadeleleri, homojen ve merkezi bir Türk bloğunun oluşmasının önündeki temel dinamiklerdir.

Kabile/Boy Bilincinden Modern Ulus İnşasına

Türk toplumsal tarihinde modern Batı tarzı "milli bilinç" kavramından ziyade "boy/aşiret sadakati" ve "kut" anlayışına dayalı hanedan meşruiyeti hâkim olmuştur. Bozkır kültüründe bireyin birincil aidiyeti kendi boyuna ve liderinedir. Hunlar, Göktürkler veya Karahanlılar gibi konfederatif yapılarda boylar arası federasyonların hızla çözülebilmesi bu durumun tarihsel göstergesidir.

Tarihsel süreçte Türk boyları, rakip bir Türk boyunun veya liderinin egemenliği altına girmektense, komşu büyük imparatorluklarla (Çin, Bizans, Sasani ve sonrasında Rusya) ittifak kurmayı ya da onların himayesini kabul etmeyi stratejik bir hayatta kalma hamlesi olarak görmüşlerdir. 18. ve 19. yüzyıllarda Kazan, Kırım ve Türkistan hanlıklarının Rus Çarlığı tarafından kademeli olarak kontrol altına alınmasında, yerel hanlıkların birbiriyle olan rekabetleri ve dış güçlerden yardım isteme refleksleri belirleyici bir rol oynamıştır.

"Türk" Kavramının Semantik Dönüşümü ve Boy İsimlerinin Öne Çıkması

Klasik Osmanlı bürokratik ve saray dilinde "Türk" kelimesi, şehirli-münevver kesimden ziyade göçebe veya köylü taşra topluluklarını ("bedevi/göçebe Türkler") tanımlamak için kullanılmıştır. İmparatorluk mantığı, üst kimlik olarak "Osmanlılık" ve "Müslümanlık" kavramlarını merkeze almıştır. Boy aidiyetine ve rekabetine girmemek için bir etnik Türk boyunu öne çıkarmak yerine Osmanlılık kavramını desteklemiştir.

Sovyet döneminde uygulanan ulusal mühendislik politikaları (razdelim) ise Türkistan coğrafyasındaki boyları "Kazak", "Özbek", "Kırgız", "Tatar", "Azeri" gibi müstakil ulus tanımlarıyla kurgulamıştır. Sovyet doktrinerleri Türklerdi bu boy takıntısını iyi görmüş ve karşılarında yek vücut bir kitle oluşturmamak için onları kabilevi aidiyetle donatmış, her kabileye de diğeriyle anlaşamaması için ayrı bir alfabe sunmuş, siyasi yapı kurmuş aradaki ihtilafları derinleştirmiştir. Bu durum, günümüzde Orta Asya cumhuriyetlerinde yerel ulusal kimliklerin üst Türk kimliğinin önünde tutulmasına, "Türk" kelimesinin kabul edilmemesine ya da soğuk bakılmasına veya Türkiye merkezli bir domine etme çabası olarak algılanmasına yol açmaktadır.

2. Kültürel Bütünleşme Arayışları ve Kopuş Noktaları

Gaspıralı İsmail Bey ve Tercüman Gazetesi Vizyonu

Türk dünyasındaki entegrasyon çabalarının en rasyonel örneği, Kırımlı düşünür Gaspıralı İsmail Bey’in "Dilde, fikirde, işte birlik" ilkesidir. Gaspıralı, ütopik siyasi birlikler yerine, Tercüman gazetesi (1883-1914) ve Usûl-i Cedîd mektepleri aracılığıyla İstanbul’dan Bakü ve Almatı’ya kadar anlaşılabilecek ortak bir edebiyat dili ve eğitim birliği hedeflemiştir. O, belki de siyasi birliğin sağlanmasının yolunun önce dil ve kültürde birliğin olmasıyla elde edileceğini görmüştür. Ortak bir kültür potasında eriyen Türki topluluklar zamanla bunu siyasi bir birlikteliğe veya işbirliğine dönüştürebilirlerdi.

Ancak I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, 1917 Rus Devrimi ve ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin reddi miras yaparak Batılılaşma/ulus-devlet inşa sürecine girmesi bu bağı koparmıştır. Ankara, dönemin jeopolitik şartları gereği (SSCB ile komşuluk dengeleri) Dış Türkler konusunu pasif-kültürel bir düzlemde tutmak zorunda kalmıştır.

Alfabe Bocalama Dönemi ve İdeolojik Engeller

1990’larda Turgut Özal dönemiyle birlikte gündeme gelen 34 harfli ortak alfabe projesi, ciddi aksamalarla karşılaşmıştır. Türkiye’nin Latin alfabesi dayatmasına karşın Rusya etki alanındaki bazı devletler Kiril ve Arap alfabesini savunmuş; Zamanla Latin alfabesine geçiş kabul gördüğünde bu sefer de Türkiye'de bulunmayan ancak diğer Türk dillerinde yer alan seslerin alfabeye eklenmesi talebi/sorunu ortaya çıkmıştır. Bu durum ise Türkiye'deki seküler/Kemalist kesimler tarafından devrim ilkelerine aykırılık iddiasıyla dirençle karşılanmıştır. 

2024 yılında Ortak Türk Alfabesi üzerinde uzlaşılmış olsa da, bunun operasyonel bir ticaret, medya ve diplomasi diline dönüşmesi rasyonel devlet iradelerine bağlıdır.

3. Reelpolitik ve Diplomasi Sahasında Kıbrıs (KKTC) Gerçeği

Devlet Çıkarının "Soydaşlık" Bağının Önüne Geçmesi

Reelpolitik teorisine göre uluslararası ilişkilerde devletlerin davranışlarını belirleyen temel unsur etnik soydaşlık veya ırk bağı değil; ulusal çıkarlar, egemenlik hakları, ekonomik menfaatler ve liderlerin şahsi/siyasi ikbal kaygılarıdır. Türkiye’deki romantik kamuoyu ve iktidarlar tarafından zaman zaman göz ardı edilen bu gerçeklik, Türk dünyası ile ilişkilerin temeline oturmaktadır.

Kıbrıs (KKTC) Meselesi Üzerinden Türki Cumhuriyetlerin Tutumu

Kıbrıs konusu, devlet çıkarlarının ve uluslararası konjonktürün "ırk ve soydaşlık" bağlarını nasıl kadük bıraktığının en somut ve yalın örneği Rum kesimiyle diplomatik ilişkiler kurulması ve KKTC ile mesafe konulmasıdır. 

Orta Asya Türk cumhuriyetleri ve Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Turan/Türk Devletleri Teşkilatı mantığı içinde yer almasına rağmen KKTC’de resmi büyükelçilikler açmamış ve tanıma adımı atmamışlardır. Aksine, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile diplomatik ve ticari temaslar geliştirebilmişlerdir.

Bu durumun arkasında yatan temel sebep; Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına uyma zorunluluğu, Batı ve Rusya ile olan hassas diplomatik dengeler ve kendi sınırları içerisindeki olası etnik/bölgesel ayrılıkçı risklerdir (örneğin Kazakistan’ın kuzeyindeki Rus nüfusu veya Fergana Vadisi sorunları).

4. Din ve Mezhep Jeopolitiği: Bakü-İran Fay Hattı ve Teolojik Güvenlik

Türk dünyasını birleştirici bir unsur olarak sadece etnik kökenin (Türklük) kullanılması ayrıştırıcı olabilmektedir. Bu noktada İslam ve din bağının bir çimento olarak sürece dâhil edilmesi teorik bir kapsayıcılık sunsa da, sahada son derece keskin mezhepsel ve siyasal riskleri beraberinde getirmektedir.

Seküler Miras ve Otokratik Rejimlerin Güvenliği

Türk topluluklarının ortak manevi kökeni Hanefi-Maturidi ve Sufi gelenektir (Ahmet Yesevi vb.). Ancak Türkiye’nin Cumhuriyet tecrübesi ve Orta Asya’daki 70 yıllık Sovyet sekülerizm mirası, devlet mekanizmalarını ve toplumları belirgin biçimde sekülerleştirmiştir. Orta Asya'daki otokratik yönetimler, dini söylemlerin siyasallaşmasını doğrudan rejim tehdidi ve radikalleşme olarak algılamakta, katı bir devlet denetimi uygulamaktadır. Dinin Orta Asya’da güçlenmesini kendi çıkarlarının yok olması ile eş anlamda gördükleri gibi Rusya ve Batılı güçler de bölgede dinin güçlenmesini istememektedirler. Çünkü güçlenen bir sünni/dini söylem anti batıcı, anti sömürgeci bir devrimciliğe evrilecektir ki bunu ne yerel güçler ve ne de dış güçler istememektedir. Şimdilik düşman herkes için ortaktır. Türkiye’deki dominat sünni yapı bu anlamda Türki cumhuriyetleri ürkütmektedir. 

Azerbaycan’ın Teolojik İklemi: Şiileşme Riski ve "Tersine Şah İsmail" Doktrini

Dini söylemlerin güçlenmesi, Türk dünyasının mezhepsel olarak homojen olmaması sebebiyle ciddi bir kırılma yaratır. Azerbaycan örneği bu durumun en kritik sahasıdır:

İran Nüfuzu ve Molla Rejimi Riski: Azerbaycan nüfusunun çoğunluğu Caferi-Şiidir. Ülkede seküler yapının zayıflayıp dini/Şii söylemlerin baskın hale gelmesi, toplumu ve dini yapıları İran’ın (Kum/Necef) teolojik merkezlerine bağlayacaktır. Bu durum, Lübnan ve Yemen örneklerinde olduğu gibi, radikal/dominant marjinal hareketlerin güçlenerek rejimi devirmesine, Azerbaycan'ın bağımsızlığını yitirerek İran’ın kontrolüne girmesine yol açabilir.

"Tersine Şah İsmail" Tezinin Zorunluluğu: 16. yüzyılda Şah İsmail’in Türk boylarını Şiileştirerek Safevi Devleti’ni şiileştirip Sünni İslam dünyasına karşı kurmasına karşılık; Bakü’nün İran egemenliğine girmesini engellemesinin tek yolu devlet eliyle toplumu kademeli olarak Sünnileştirmek ("Tersine Şah İsmail Doktrini") olarak değerlendirilmektedir. Ancak böyle bir devlet refleksi İran’ın mezhepsel/siyasi tehdidini kırabilir ve diğer Sünni Türk devletleriyle entegrasyonu sağlayabilir. 

Sünnileşme hamlesinin en büyük handikapı, İran egemenliği altındaki Güney Azerbaycan'da yaşayan milyonlarca Şii Azeri soydaş ile mezhepsel bağların kopma riskidir. Halbuki İran’daki Şii Azeriler, aynı zamanda Azerbeycan’ın İran’ın içişlerini karıştırma potansiyelini de barındırmaktadır ki İran’ın en büyük korkusu da Azerbeycan’ın buradaki Azerileri kontrol etmesidir. Ben İran’da iken Tahran’da görüştüğüm Azeri Türkleri Azeri olduklarını söylemeye çekiniyorlardı. Nedenini sorduğumda Azerbencan’ın varlığına işaret ediyorlardı ki bu durum devletin yaklaşımını göstermektedir. Azerbeycan’ın bu özelliği aynı zamanda İran’ı kuzeyden kuşatmak isteyen ve hatta İran’da etnik ve mezhepsel çatışma isteyen İsrail için de bulunmaz bir nimettir. İsrail, Azerbeycan ile ilişkilerini geliştirerek aslında çok büyük bir manevra ve nüfuz, hareket sahası elde etmektedir. Hem Türkiye’yi ve hem de İran’ı tek bir taşla vurmuş olmaktadır. 

Vatandaşlık Aidiyetine Karşı Mezhepsel Aidiyet: Türkiye-Osmanlı mirası anti-Şii ve Sünni bir reel politiğe dayanır. Şiileşmiş bir Azerbaycan veya Türkiye'deki Şii Azeri unsurlar, kriz anlarında (örneğin olası bir Türkiye-İran savaşında) etnik ve vatandaşlık aidiyetini bir kenara bırakarak mezhepsel yakınlıkla "Gönlümüz İran'dan yana" tutumunu sergileyebilmektedir. Bu da din, mezhep, etnik köken ve vatandaşlık kavramlarının sabit değil, konjonktürel ve siyasal mühendisliklerle şekillenebilen araçlar olduğunu göstermektedir.

6. Jeo-Ekonomik Savaşlar: Zengezur Koridoru, Çin’in Kuşak-Yol Projesi ve Küresel Rekabet

Türk dünyasındaki dinamikler sadece bölgesel etnik/dini dengelerle sınırlı değildir. Asıl büyük kavga, küresel ticaret yollarının ve enerji hatlarının kontrolü üzerinedir.

Zengezur Koridoru: Karasal Hat ve İran’ın İzolasyon Korkusu

Zengezur Koridoru'nun açılması, Türkiye ile Azerbaycan ve Orta Asya Türk dünyası arasında kesintisiz bir kara bağlantısı kurması bakımından tarihi bir adımdır. Ancak bu hat, bölgesel güç dengelerini derinden sarsmaktadır:

İran'ın Sert Tepkisi ve Kafkasya Rekabeti: Zengezur hattı, İran ile Ermenistan arasındaki doğrudan kara sınırını fiilen kesme ve Tahran'ın kuzey lojistik hatlarını kontrol altına alma potansiyeline sahiptir. Osmanlı, Safevi ve Rus imparatorluklarından bu yana Kafkasya'da hakimiyet kurma mücadelesi veren İran, Türkiye’nin bu hat üzerinden Kafkaslar ve Orta Asya'ya derinlemesine nüfuz etmesini varoluşsal bir tehdit olarak görmekte ve sert tepki göstermektedir. Aynı zamanda İran’ın Kafkaslara nüfuz etmesini ve Ermenistan ile ilişkisini geliştirmesini engellemektedir. Geleneksel Osmanlı-Safevi rekabeti başlamıştır. Zengezur hattına Ermenistan’dan çok İran’ın tepki göstermesinin temel nedeni de budur. Türkiye, bu hat ve Azerbeycan üzerinden Osmanlı’nın bile elde edemediği büyük bir stratejik derinliğe ulaşmış olmaktadır. Kafkaslar ve Orta Asya’ya nüfuz edebilmektedir. 

Ermenistan Boyutu: Ermenistan’ın koridora yönelik çekinceleri, hattın kendilerine sağlayacağı ticari geçiş gelirleri ve bölgesel entegrasyon vaatleriyle büyük oranda absorbe edilmiştir. Ancak Ermenistan-İran stratejik yakınlığı, hattın tamamlanmasında jeopolitik bir pürüz olarak kalmaya devam etmektedir.

Çin’in İpek Yolu (Kuşak-Yol) Hedefi ve Deniz Ticaretinin Kırılganlığı

Zengezur Koridoru ve Türk dünyası üzerinden geçen "Orta Koridor" (Middle Corridor), Çin’in küresel ticaret stratejisinin kalbinde yer almaktadır:

Körfez Savaşları, Kızıldeniz krizleri, Tayvan Boğazı gerilimleri ve artan navlun/tanker maliyetleri; deniz ticaret yollarının küresel kriz anlarında ne derece güvensiz olduğunu kanıtlamıştır. Bu durum alternatif güzergah arayışını ortaya çıkarmış, karayolu ve demiryolu ciddi bir alternatif olmuştur. 

Çin’den çıkan malların Orta Asya, Hazar Geçişi, Zengezur/Kafkasya ve Türkiye üzerinden demir yoluyla Avrupa’ya aktarılması, Çin için hayati ve güvenli bir karasal alternatif yaratmaktadır. Bu denklemin en büyük kazananlarından biri Çin olacaktır.

ABD merkezli Batı Bloku, Çin’in küresel ekonomideki baskınlığını artıracak ve Avrupa ile karasal entegrasyonunu tamamlayacak bu Zengezur/Orta Koridor güzergâhına son derece mesafeli yaklaşmaktadır. Batı’nın bölgesel politikalara müdahalesi ve Türk dünyasındaki denklemlere etkisi, Çin’in bu karasal hamlesini sınırlama ve küresel ticaret hatlarını kontrol altında tutma stratejisinin bir parçasıdır. Fakat Batı derken İngiltere’yi ayırmak gerekir. Bu yolun belki de Çin’den sonra en çok açılmasını isteyen diğer devlet İngiltere’dir. Bu da aslında ayrı bir yazının konusu olmalıdır. 

7. Dış Aktörler: İsrail’in Küresel Nüfuzu, Otokratik Elitler ve Rusya

1. İsrail’in Askeri, Ekonomik ve Diplomatik Gücü: ABD, Avrupa ve Rusya Hattı

İsrail’in Azerbaycan ve Orta Asya Türk devletlerindeki varlığı sadece askeri teçhizat tedarikiyle açıklanamaz. İsrail; ABD, Avrupa ve (görünenden çok daha derin olan) Rusya siyaseti üzerindeki diplomatik kilit gücüyle bu devletler için küresel bir koruma şemsiyesi sunmaktadır:

Karabağ Savaşı Örneği: II. Karabağ Savaşı’nda Türkiye Azerbaycan’a askeri, teknolojik ve lojistik olarak büyük destek vermiştir. Ancak İsrail’in Washington, Paris ve Avrupa merkezlerindeki diplomatik ağırlığı, Batı dünyasının ve Ermeni lobilerinin Fransa başta olmak üzere savaşa fiilen müdahil olmasını ve yaptırım getirmesini engellemiştir. (Rusya'nın Ermenistan'ı yalnız bırakmasında ise Paşinyan yönetiminin Batı'ya yaklaşması nedeniyle Moskova tarafından cezalandırılmak istenmesi ana etkendir). İsrail faktörü, Batı'nın diplomasi çemberini yarma işlevi görmüştür.

Türkiye’yi Yalnızlaştırma ve "Ateş Çemberi" Riski: İsrail, Türki cumhuriyetleri Türkiye merkezli homojen bir bloktan uzaklaştırarak Ankara'yı yalnızlaştırmayı hedeflemektedir. Türkiye’nin etrafının krizlerle ("ateş çemberi") sarılı olması nedeniyle risk almak istemeyen Türk devletleri, İsrail ve Batı’yı daha rasyonel ve tehlikesiz bir partner olarak görmektedir.

2. Türk Cumhuriyetlerindeki Otokratik Elitler ve Rejim Kaygısı

Uluslararası ilişkileri sadece devlet çıkarına değil, devletleri yöneten aktörlerin kişisel çıkarlarına indirgemek de şarttır. Türk cumhuriyetlerindeki despot/otokratik yönetimler, yönetim tepesindeki elit kitlenin kendi kişisel güçlerini, servetlerini ve rejimlerini koruma arzusunu her şeyin üstünde tutmaktadır. Türkiye ile kurulacak derin bir entegrasyonun kendi rejimlerini iç politikada dönüştürmesinden veya kendilerini bölgesel çatışmalara sürüklemesinden korkan bu elitler, dış güçlerle (İsrail, Çin, Rusya) denge kurarak iktidarlarını muhafaza etmeyi yeğlemektedirler.

3. Rusya’nın "Arka Bahçe" Doktrini

Rusya, Orta Asya ve Kafkasya’yı halen kendi "arka bahçesi" olarak görmekte ve liderlerin siyasi kararlarını şekillendirmektedir. Türk cumhuriyetleri; Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (AİÖT) ve ekonomik bağımlılıklar nedeniyle Rusya’nın güvenlik şemsiyesinden tamamen çıkamamaktadır. Liderler; Rusya’nın baskısını kırmak ve Türkiye’nin muhtemel dominant "abi" rolünü dengelemek için çok yönlü bir denge siyaseti izlemektedir.

8. Sonuç ve Değerlendirme

Türk dünyasının gelecekte sürdürülebilir bir iş birliği yapısı kurabilmesi; ne tek başına etnik köken (Turan) ne de tek başına dini bağ (İslam) üzerinden mümkündür. Uluslararası ilişkileri tek bir nedene indirgemek imkânsızdır. Türkiye'deki romantik yaklaşımların aksine, devletlerarası ilişkileri belirleyen şey soğuk çıkarlar, küresel ticaret hatları ve liderlerin ikbal kaygılarıdır.

Tarihsel boy taassubu, mezhepsel kırılmalar (Bakü-İran hattı), Zengezur ve Çin’in Kuşak-Yol rekabeti, İsrail’in küresel diplomasi gücü, Rusya’nın arka bahçe baskısı ve otokratik elitlerin rejim korkusu göz önüne alındığında; Türk dünyası için tek gerçekçi entegrasyon modeli çok boyutlu, çıkar odaklı ve kademeli iş birliği zeminidir.

Bu zemin; Hazar geçişli ticaret yolları (Orta Koridor/Zengezur), enerji hatları, savunma sanayii ve güvenlik ortaklıkları gibi rasyonel çıkar alanları üzerine inşa edilmeli; etnik ve dini bağlar ise siyasi bir dayatma veya ütopya olarak değil, toplumsal dayanışmayı besleyen kültürel köprüler olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca ekonomik ve kültürel entegrasyona ağırlık verilmedir. Ortak dil, ortak kültür, ortak alfabe çalışmasına hız vererek halklar arasındaki kardeşlik ve tanışıklığı artırmak gerekir. Ancak bu şekilde egemenlik haklarına saygılı, esnek ve kurumsal bir ortak pazar veya konfederatif platform oluşturulabilir.

Kaynakça

Akçura, Y. (1904). Üç Tarz-ı Siyaset.

Devlet, N. (1993). İsmail Bey Gaspıralı. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Gaspıralı, İ. (1883-1914). Tercüman Gazetesi Makaleleri. Bahçesaray.

Gökalp, Z. (1923). Türkçülüğün Esasları.

Karpat, K. H. (2001). The Politicization of Islam: Reconstructing Identity, State, Faith, and Community in the Late Ottoman State. Oxford University Press.

TDT (2024). Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu Bildirisi. Bakü.

Togan, A. Z. V. (1981). Umumi Türk Tarihine Giriş. İstanbul: Enderun Kitabevi.