Babam ve oğlum...

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Bu filmi en az on kez izledim. Her izlediğimde ağladığım nadir filmlerden birisi.
Filmin etkileyici bir hüznü, kendine çeken bir draması var.
Müziğinden, kurgusuna, oyuncuların akıcı ege şivesine varıncaya değin gayet profesyonelce hazırlanmış bir konusu var.
Filmin beni götürdüğü iklim, tam da çocukluktan gençliğe evrildiğim 12 Eylül 1980 darbesinin yapıldığı gün ve çocukluk yıllarıma denk gelen biraz evveli.
Belleğimde kalan hatıralar fotoğraf karesi gibi gözümde canlanır.
Henüz ortaokul talebesi iken, liselerde neredeyse hergün meydana gelen kavgaların ortasında kaldığımızı hatırlıyorum.
Bir keresinde okul çıkışında büyüklerden oluşan bir gurup bizi toplayıp mitinge götürmüştü.
Fikir ne, ideoloji ne, sağ ne sol ne bilmiyorduk, daha çocuktuk.
Şu an nostaljik bir hatırat olan yaşanmışlıklar, o zamanlar, bizim için korku, kaygı ve endişe dolu yıllardı.
Solunda, sağında kendine özgü bir fezlekesi ve felsefesi vardı. Her kesimin kendince inanmışlığı ve doğruları vardı. Bittabi yanlışlarıda!
Otantik bir yaşamın hüküm sürdüğü bir zaman dilimiydi. Teknoloji yok, cep telefonu ve bilgisayarlar yoktu. Ve tabi mobese kameraları da yok.
Trafik polisi yoksa kırmızı ışıktan geçmenin bir cezası da yoktu!
İthal muz da yoktu Mesela!
Aslında vardı ama biz fukaralara yoktu!
Tıpkı Marlboro sigarası gibi o da kaçak satılırdı ve sadece parası olanlara yani zenginlere vardı...
Zengin olmanın öyle aman aman bir çekiciliğide yoktu.
Ne kadar çok paran olsa da 'Harcayacak birşey yoktu!'
Satın alınabilecek şeyler sınırlıydı. Fakirle zengini ayırt eden birkaç şeyden iki tanesiydi 'Muz ve yabancı sigara'
Ekstra bir havası yoktu zengin olmanın.
Ama fakir olmak havalı olmasa da "Fakir edebiyatı" yapmak hayli afilli ve havalıydı.
Yeşilçam filmlerinde bile fakir ama gururlu erkek konusu en çok işlenen konuydu.
Zengin oğlanlar her filmde hain, fırsatçı, vicdansız ve mütecaviz rolündeydi.
Solculuk öyle değildi Oysa!
Devrimci demek esnaf demekti. Gecekondu Mahallesi demek, emek, kardeşlik ve aile demekti.
Sağcı olmak vatan demek hürriyet demekti. Ezan ve mukaddesat demekti.
Aslında sağcı olarak bildiklerimin çoğu beş vakit namaz kılmazdı ama orucu muntazaman tutarlardı. Maneviyatçıydı hepsi.
Birgün bir solcu vurulursa ertesi gün bir sağcı vurulurdu.
Vuran, vurulanı tanımazdı, vurulanda vuranı...
Bu tip anlatı ve hatıratları birçok kez okumuş ya da dinlemişsinizdir. Genellikle hepsi birbirine benzer.
Benim anlattıklarımında diğerlerinden pek farklı, ekstremiz bir farkındalığı yok aslında.
O dönemi yaşamış tarihin tanıklarından biriyim sadece.
Gün oldu harman oldu ve darbe gerçekleşti.
Sonra ne olduğunu biliyorsunuz. Birbirini tanımayan ama birbirine düşman olan sağcıları ve solcuları hapishanelerde aynı koğuşa tıktılar.
Bir filmden buralara neden geldiğimi merak ediyorsunuzdur.
İnanın ben de bilmiyorum.
Geçip giden yıllara mı, yoksa gençliğime özlem midir bilemedim.
O siyah beyaz günleri özlüyorum belki de!
İnsan denilen varlığın içerisinde saflığın ve insani hasletlerin herşeye rağmen var olduğu o günlere dair özlem!..
Aynı mahalleli olmanın bile bir aidiyat sebebi olduğu, komşumuzun babasının yanında sigara içmeye utandığımız ve yaz akşamları kapımızın önünde yere hasır serip üzerinde ailecek çay içmeyi en büyük keyif saydığımız o günleri özlüyorum belki.
Çok sık olmasa da annem ve babamla gittiğimiz yazlık sinemada 'Gazoz-Simit' aromasını özlemişimdir büyük ihtimalle...
Mahalle arkadaşlarımla günebakan çekirdeği çıtlatıp mahallede turladığımız, birbirimize gizli sevdalarımızı anlattığımız o günler...
Geçmiş özleniyor. İçinde acı hatıralar olsa da, zihin hep güzel anıları arşivinde tutuyor. 
Anlatacak çok şey var ve anlatacak hiçbirşey yok aslında.
Gerçek şu ki: Yaşadıklarını yaşamak için yaşar her kişi. Anlatmak için değil ve yaşanan her şey kendi zamanında özel ve güzeldir.
Yaşadığımız her an özeldir zira tekrarı yoktur.
Yaşamın kıymetini bilmek ve her anımıza çok mana sığdırmak gerek.