BİZİM HİKÂYEMİZE BİR RUM FİLOZOFUN GÖZÜNDEN BAKMAK

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

İoanna Kuçuradi'nin Ardından: Birlikte Yaşama Ahlâkı, Aidiyet ve İnsan Olmanın Değeri

İstanbul'da doğdu. Rum'du. Ortodoks bir ailenin çocuğuydu. Bu topraklarda büyüdü, okudu, yetişti. Erzurum'da hocalık yaptı. Ankara'da bir felsefe bölümü kurdu. Türkiye'nin yetiştirdiği önemli düşünürlerden biri olarak dünyanın çeşitli üniversitelerinde ve uluslararası kuruluşlarında ülkesini temsil etti. Ömrünü insanı anlamaya, insanın değerini açıklamaya ve insan haklarının felsefî temellerini araştırmaya adadı.

İoanna Kuçuradi, 90. yaş gününe iki gün kala, 2 Ekim 2026'da hayata veda etti. Ardında kitaplar, öğrenciler, kurumlar ve üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir felsefî miras bıraktı.

Fakat onun ardından yalnızca bir filozofun hayatını konuşmak yeterli değildir. Kuçuradi'nin hayatı, bizim kendi medeniyet tecrübemize, vatandaşlık anlayışımıza, birlikte yaşama kültürümüze ve zaman zaman unuttuğumuz komşuluk ahlâkımıza yeniden bakmamız için de önemli bir vesiledir.

Çünkü bu memleketin hikâyesi yalnızca aynı dili konuşanların, aynı dine inananların ve aynı gelenekleri sürdürenlerin hikâyesi değildir.

Bu memleketin hikâyesi birlik ve beraberlik ruhunu beslemiştir. Bu hoşgörü sayesinde; kilise çanları da vardır, ezanlar da. Aynı sokağın çocukları, aynı çarşının esnafı, aynı mahallenin komşuları vardır. Ve bu hikâyenin içinde İoanna Kuçuradi de vardır.

Bir insanın bizimle aynı inanca sahip olmaması, onun bu memleketin insanı olmasına engel midir?

Bugün üzerinde düşünmemiz gereken sorulardan biri budur.

OSMANLI'NIN BİRLİKTE YAŞAMA TECRÜBESİ

Osmanlı, geniş bir coğrafyada farklı dinlerin, dillerin, mezheplerin ve toplulukların bir arada yaşadığı büyük bir devlet tecrübesiydi.
Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Anadolu'dan Kuzey Afrika'ya uzanan bu coğrafyada Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler asırlar boyunca aynı siyasî yapı içerisinde yaşadılar. Bu birlikteliği mümkün kılan unsurlardan biri, İslâm medeniyetinin geliştirdiği hukuk, emanet, komşuluk ve farklı inanç mensuplarının korunmasına ilişkin anlayıştı.

Osmanlı'nın millet sistemi, dinî cemaatlerin kendi ibadetlerini, eğitim kurumlarını ve belirli iç işlerini sürdürmelerine imkân tanıyan bir yönetim çerçevesi oluşturdu. Elbette bu düzeni bugünün eşit vatandaşlık anlayışıyla aynı görmek mümkün değildir. Müslümanlarla gayrimüslimler arasında hukukî ve siyasî statü farklılıkları vardı. Farklı dönemlerde ayrımcılıklar, baskılar ve ağır çatışmalar da yaşandı.

Ancak bu tarihî sınırlılıkları kabul etmek, Osmanlı'nın farklılıkları aynı siyasî çatı altında yaşatma tecrübesini görmezden gelmemizi gerektirmez. Bizim üzerinde durmamız gereken husus, bu tecrübenin gündelik hayata bıraktığı mirastır. Çünkü birlikte yaşamak yalnızca devletin çıkardığı kanunlarla mümkün olmaz. Birlikte yaşamak, öncelikle insanın insana nasıl davrandığıyla ilgilidir.

AYNI FIRINDAN ALINAN EKMEK

Osmanlı şehirlerinin sosyal hayatını düşündüğümüzde karşımıza yalnızca saraylar, camiler, kiliseler ve devlet kurumları çıkmaz.
Mahalle çıkar. Sokak çıkar. Çarşı çıkar. Fırın, çeşme, dükkân ve komşuluk çıkar. Müslüman bir esnafla gayrimüslim bir esnafın yan yana dükkân açabildiği; farklı dinlere mensup insanların aynı pazarın müşterisi, aynı mahallenin sakini ve aynı şehrin üreticisi olduğu bir hayat tecrübesi vardır.

Loncalar ve esnaf teşkilatları da şehirlerin ekonomik ve sosyal ilişkilerinde önemli roller üstlenmiştir. Bu teşkilatların yapısı şehirden şehre ve dönemden döneme değişse de farklı cemaatlerin ticaret ve üretim üzerinden kurduğu ilişkiler, ortak şehir hayatının temel unsurlarından birini oluşturmuştur.

Devlet bürokrasisinde de özellikle imparatorluğun son dönemlerinde farklı dinî ve etnik topluluklardan yetişmiş insanların görev aldığı görülür. Bir insanın dinî bayramı farklı olabilir. İbadethanesi farklı olabilir. Cenazesini uğurlama biçimi farklı olabilir. Fakat bu farklılıklar, aynı sokağın insanı olmasına engel değildir. Birbirinin hastasını soran, cenazesine saygı gösteren, bayramını tebrik eden, çocuğunu tanıyan ve ihtiyaç duyduğunda komşusunun kapısını çalan insanların oluşturduğu sosyal ilişkiler, bir devletin en kıymetli birikimlerinden biridir.

Aynı ibadethaneye gitmeyen insanların aynı fırından ekmek alabilmesi, bir medeniyetin gündelik hayattaki başarısıdır.

Bu hayat her zaman kusursuz değildi. Ancak farklılıkların ortak şehir hayatı içerisinde yaşatılabildiği dönemler, bugün de üzerinde düşünmemiz gereken tarihî örnekler sunmaktadır. Kucuradi örneği, büyük Türkiye idealinin içinde değerlendirilmeli, büyük olmanın, büyük millet olmanın verdiği duygu ile temas ettirilmelidir.

İMPARATORLUĞUN ZAYIFLAMASI VE ORTAK HAYATIN YARALANMASI

Osmanlı'nın son iki yüzyılı, yalnızca askerî ve siyasî gerilemenin değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin büyük dönüşümünün yaşandığı bir dönemdir. Milliyetçilik hareketleri, ekonomik rekabet, büyük devletlerin müdahaleleri, savaşlar ve imparatorluğun çözülmesi, farklı toplulukların birbirleriyle ilişkilerini maalesef derinden etkiledi.

Büyük devletlerin Osmanlı coğrafyasındaki nüfuz mücadeleleri, çeşitli toplulukların taleplerini zaman zaman kendi siyasî çıkarları doğrultusunda kullanmalarına yol açtı. Diaspora örgütlerinin ve milliyetçi hareketlerin de bu süreçlerde farklı etkileri oldu. Birinci Dünya Savaşı'na uzanan süreçte bu sorunlar daha da ağırlaştı.

1915'te Osmanlı hükümetinin aldığı tehcir kararı da bu savaş ortamında uygulandı. Asla bir soykırım anlayışıyla alınmadı, ama buna rağmen acılar yaşandı. Geçmişin acılarını yalnızca bir tarafın hatırasına indirgemeden konuşabilmek, ortak geleceğimiz açısından önemlidir. Çünkü tarihî hadiselerin en ağır bedellerini çoğu zaman siyasî kararları vermeyen sıradan insanlar öder.

Birlikte yaşayan komşuların birbirinden uzaklaşması, yüzyıllar boyunca oluşmuş güvenin ortadan kalkması ve insanların doğdukları topraklardan kopması, yalnızca belirli toplulukların değil, bütün bir coğrafyanın kaybıdır. Bugün ihtiyacımız olan şey, tarihin acılarını inkâr etmek veya yeni düşmanlıkların malzemesi hâline getirmek değildir.

Tarihî hafızayı adaletle, ortak geleceği ise insan onurunu esas alan bir anlayışla kurabilmektir.

HRANT DİNK: BU TOPRAKLARDAN VAZGEÇMEYEN BİR ERMENİYDİ

İoanna Kuçuradi'nin hayatını düşünürken Hrant Dink'i hatırlamamak mümkün değildir. Hrant Dink Ermeniydi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı.
Bu topraklarda doğmuş, büyümüş ve gazetecilik yapmıştı. Ermeni kimliğini korurken Türkiye'ye ve Anadolu'ya duyduğu aidiyeti de açıkça ifade ediyordu. Bu noktada ortaya koyduğu duruş galiba bazı fanatiklerin işine gelmedi. Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesini, iki toplumun birbirini tanımasını ve tarihî meselelerin konuşulabilmesini savunuyordu.

19 Ocak 2007'de İstanbul'da öldürülmesi, yalnızca bir gazetecinin hayatına son verilmesi değildi. Aynı zamanda farklı kimliklerin güven içerisinde yaşayabilmesine duyulan "toplumsal inancı" ağır biçimde yaralayan bir cinayetti. Toplumun kahir ekseriyeti de bunu asla tasvip etmedi.

Dink'in öldürülmesini, birlikte yaşama kültürünü hedef alan bir saldırı olarak değerlendirmek mümkündür.

Burada asıl mesele şudur: Bir insan kendi memleketini sevdiğini söyleyebiliyor ama o memlekette kimliği nedeniyle tehdit altında yaşayabiliyorsa, ortak hayatımızda onarılması gereken ciddi bir sorun vardır.

KUÇURADİ: ERZURUM'DA TÜRKİYE'Yİ ÖĞRENEN BİR İSTANBULLU

İoanna Kuçuradi'nin hayatında ise üzerinde özellikle durulması gereken bir Erzurum dönemi vardır. İstanbul'da doğan, Rum eğitim kurumlarında yetişen ve İstanbul Üniversitesi'nde felsefe eğitimi alan genç bir akademisyen, 1965 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde çalışmaya başladı.

Üç yıl boyunca Erzurum'da görev yaptı. Bu tecrübeyi sonraki yıllarda Türkiye'yi ve insanı tanıma yolculuğunun önemli bir parçası olarak anlattı.

Düşünelim. İstanbul'da yetişmiş Rum kökenli bir kadın akademisyen, Anadolu'nun doğusunda üniversite hocalığı yapıyor. Orada gençler yetiştiriyor. Yeni insanlarla tanışıyor. Farklı hayatları ve sosyal gerçeklikleri gözlemliyor. Türkiye'yi yalnızca doğduğu şehrin sınırları içerisinde değil, Anadolu'nun başka bir coğrafyasında da tanıyor. Kuçuradi'nin Erzurum tecrübesi, bu bakımdan sıradan bir akademik görevlendirmeden daha fazlasıdır.

Farklı kültürel çevrelerden gelen insanların birbirlerini tanımasının, ortak bir ülke fikrini nasıl zenginleştirebileceğini göstermektedir. 1969 yılında Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünü kurması ise bu yolculuğun önemli bir devamı oldu. Yıllarca öğrenci yetiştirdi, felsefenin Türkiye'de kurumsallaşmasına katkıda bulundu ve uluslararası düşünce dünyasında önemli görevler üstlendi.

Kuçuradi'nin hayatına bakarken yalnızca kimliğini değil, ülkesine bıraktığı bu birikimi de görmeliyiz. Bir memlekete aidiyet, yalnızca orada doğmakla sınırlı değildir. O memleketin çocuklarına emek vermek, kurumlar oluşturmak ve ortak düşünce hayatına katkıda bulunmak da aidiyetin önemli biçimlerindendir.

BİZ İNSANLIĞI MEKKELİ BİR YETİMDEN ÖĞRENDİK

Bizim medeniyet tasavvurumuzda insanın değeri, yalnızca mensup olduğu toplulukla açıklanamaz. Biz insanlığı Mekkeli bir yetimden öğrendik.
Hz. Muhammed'in hayatı, insan onurunun, merhametin, adaletin ve emanete riayetin Müslüman ahlâkındaki merkezî yerini gösteren örneklerle doludur. Kur'an-ı Kerim'in insan topluluklarının farklı yaratılışına ve birbirlerini tanımalarının önemine yaptığı vurgu, farklılıklarla ilişki kurarken üzerinde düşünmemiz gereken temel ilkelerden biridir.

Bir başka insanın inancına katılmayabiliriz. Düşüncelerini eleştirebiliriz. Dünya görüşünü benimsemeyebiliriz. Ancak bunların hiçbiri onun insan olarak sahip olduğu değeri ortadan kaldırmaz. İslâm'ın komşuluk hukukunu, eman anlayışını ve adalet ilkesini sosyal hayatın merkezine yerleştiren tarihî tecrübemizin bugün de bize söyleyecekleri vardır. Bu ahlâkı yalnızca geçmişteki başarılarımızı anlatmak için değil, bugünün sorunlarını çözmek için de hatırlamalıyız. Çünkü bir medeniyetin gerçek gücü, kendisinden farklı olana nasıl davrandığında da ortaya çıkar.

Bir insanın ibadetini özgürce yapabilmesi, kimliğini saklamak zorunda kalmaması ve yaşadığı memleketin geleceğine güvenle katkıda bulunabilmesi, birlikte yaşama ahlâkının en somut göstergelerindendir.

BİR RUM FİLOZOFUN BİZE BIRAKTIĞI FELSEFÎ MİRAS

Peki İoanna Kuçuradi, Türkiye'ye ve dünya düşünce hayatına ne bıraktı? Onun eserlerini yalnızca bir akademisyenin meslekî başarıları olarak değerlendirmek eksik kalır. Kuçuradi'nin düşünce dünyasının merkezinde insan, değer, etik ve insan hakları bulunmaktadır. İnsanın değerini, kişilerin davranışlarını ve toplumsal olayları doğru değerlendirme meselesini felsefî çalışmalarının temel konularından biri hâline getirdi. İnsan ve Değerleri, Etik, Nietzsche ve İnsan, Schopenhauer ve İnsan, Sanata Felsefeyle Bakmak ve Çağın Olayları Arasında gibi eserleri, bu düşünsel yolculuğun önemli duraklarıdır.

Onun yaklaşımında insan hakları yalnızca hukuk metinlerinde yazılı hükümlerden ibaret değildir. İnsan haklarının korunabilmesi için öncelikle insanın değerinin anlaşılması gerekir. İnsanların birbirlerini değerlendirirken önyargılarla, toplumsal kalıplarla veya yalnızca kimlikleriyle hareket etmeleri, insanı doğru tanımalarının önünde ciddi engeller oluşturur. Bu bakımdan Kuçuradi'nin felsefesi, birlikte yaşama meselesi açısından da önemli bir düşünsel imkân sunmaktadır. Çünkü insanı yalnızca etnik kimliği, dinî mensubiyeti veya siyasî düşüncesi üzerinden değerlendirmek, onun bir insan olarak taşıdığı değeri gözden kaçırmamıza neden olabilir.

Kuçuradi'nin etik anlayışında doğru değerlendirme özel bir yere sahiptir. Bir olay hakkında hüküm vermeden önce o olayın gerçekliğini anlamak gerekir. Bir insan hakkında hüküm verirken de onun kimliğinden hareketle peşin bir sonuca ulaşmak yerine eylemlerini ve içinde bulunduğu şartları değerlendirmek önemlidir. Bu yaklaşım, toplumsal önyargılarla mücadelede de üzerinde düşünülmesi gereken bir ilkedir.

ADALET YALNIZCA KENDİMİZ İÇİN İSTEDİĞİMİZ BİR HAK OLAMAZ

Kuçuradi'nin insan hakları anlayışının dikkat çekici taraflarından biri, hakları bütün insanlar bakımından ele almasıdır. İnsan hakları yalnızca bizim gibi düşünenlerin hakları değildir. Bize karşı çıkanların, inancımızı paylaşmayanların ve dünya görüşünü benimsemediğimiz insanların da haklarıdır. Bu anlayışın toplumsal hayatta karşılık bulması, adaletin yalnızca kendi çevremiz için talep ettiğimiz bir imtiyaz olmaktan çıkarılmasıyla mümkündür. Bir Müslümanın hakkını savunurken gösterdiğimiz hassasiyeti, haksızlığa uğrayan bir Hristiyan veya Yahudi yurttaşımız yahut inançsız birisi için de gösterebilmeliyiz.

Aynı şekilde bir gayrimüslim yurttaşımızın da bu ülkenin bütün insanlarının haklarını kendi meselesi olarak görebilmesi, ortak vatandaşlık kültürünü güçlendirir. Kuçuradi'nin felsefesinin dinî referansları bizim düşünce geleneğimizle aynı değildir. Onun etik yaklaşımı felsefî temellere dayanır. Bizim ahlâk anlayışımızda ise vahiy, peygamberî örneklik ve dinî sorumluluk önemli bir yere sahiptir.

Bu farklılığı ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, insan onuru ve adalet gibi müşterek meselelerde nasıl bir düşünce alışverişi kurulabileceğine bakmalıyız. Farklı düşünce gelenekleri arasında kurulacak sağlıklı ilişki, birbirini aynılaştırmak değil, birbirini anlayabilmektir.

HOŞGÖRÜDEN HUKUKA, KOMŞULUKTAN EŞİT VATANDAŞLIĞA

Kuçuradi'nin düşünce mirası, tarihî birlikte yaşama tecrübemize yönelik önemli bir soru da ortaya koymaktadır. Hoşgörü yeterli midir? Bir insanın ibadet etmesine izin vermek, onun güven içerisinde yaşamasını sağlamak bakımından elbette önemlidir. Fakat modern bir hukuk devletinde özgürlüklerin yalnızca çoğunluğun hoşgörüsüne bağlı olmaması gerekir. İnsanların hakları, kimliklerinden bağımsız olarak hukuk tarafından korunmalıdır.

Osmanlı'nın farklı toplulukları bir arada yaşatma tecrübesinden bugüne taşıyabileceğimiz önemli bir kültürel miras vardır. Ancak bu mirası çağımızda yaşatmanın yolu, tarihî düzeni bütün kurumlarıyla yeniden üretmek değildir. Komşuluk ahlâkını eşit vatandaşlıkla, din ve vicdan özgürlüğünü hukuk güvencesiyle, kültürel farklılıkları ortak vatan fikriyle buluşturabilmektir.

Geçmişten devraldığımız birlikte yaşama tecrübesini, bugünün insan hakları ve adalet anlayışıyla güçlendirmek zorundayız.

İşte Kuçuradi'nin felsefesiyle bizim medeniyet hafızamız arasında kurulabilecek en verimli düşünce ilişkilerinden biri burada ortaya çıkmaktadır.

KİMLİĞİNİ GİZLEMEDEN YAŞAMAK

İoanna Kuçuradi, İstanbul'da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendi kimliğini koruyarak Türkiye'nin akademik ve düşünce hayatına önemli katkılar sundu. Vefatının ardından da kendi dinî geleneğine uygun biçimde uğurlandı. Onun hayatının bu yönü, farklı kimliklerin aynı ülkenin ortak düşünce ve kültür hayatına katkıda bulunabilmesinin önemli bir örneğidir. Kuçuradi'nin başarılı hayat hikâyesini, Türkiye'deki bütün gayrimüslim yurttaşların her dönemde aynı güven ve huzur içerisinde yaşadığının kanıtı olarak sunabiliriz.

Evet, Türk toplumunun yaşadığı tarihi kırılmalar, Rum toplumunun yaşadığı tarihî kırılmalar, nüfus kaybı ve ayrımcılık tecrübeleri de bu ülkenin hafızasının parçalarıdır. Kuçuradi'nin hayatını değerli kılan hususlardan biri, bütün bu karmaşık tarihî mirasın içinde Türkiye'nin düşünce hayatına kalıcı eserler bırakmış olmasıdır.

Hrant Dink'in yaşadıkları ise ortak vatandaşlık fikrinin yalnızca güzel hatıralarla korunamayacağını göstermektedir. Bir tarafta kendi kimliğiyle büyük bir akademik miras bırakan Kuçuradi...

Bir memleket, bütün evlatlarının güven içerisinde yaşayabildiği ölçüde ortak vatandır.

KUÇURADİ'DEN GERİYE KALAN SORU

İoanna Kuçuradi'nin ardından onu yalnızca büyük bir filozof olarak anmakla yetinmemeliyiz. Onun insanın değeri üzerine yürüttüğü düşünsel mücadeleyi, bugünün toplumsal meseleleri karşısında yeniden okumalıyız. İnsan haklarını konuşurken yalnızca kendi haklarımızı mı düşünüyoruz? Adaleti savunurken yalnızca bizim gibi düşünenlerin uğradığı haksızlıkları mı görüyoruz? Komşuluk ahlâkını anlatırken, kapımızın hemen yanındaki farklı inanç mensubunun güven içerisinde yaşamasını da aynı derecede önemsiyor muyuz? Tarihî medeniyetimizle övünürken, o medeniyetin ahlâkî sorumluluklarını bugünün dünyasında ne ölçüde yerine getiriyoruz? Bunlar hepimizin üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.

Kuçuradi'nin insanı merkeze alan felsefesi, bu sorulara hazır cevaplar vermekten çok, doğru değerlendirme yapmanın önemini hatırlatıyor. Bizim medeniyet geleneğimiz ise adaleti, merhameti, emaneti ve komşuluk hukukunu hatırlatıyor. Bu iki düşünce dünyası arasında farklılıklar bulunabilir. Fakat farklılıklarımız, insan onuru konusunda birbirimizden öğrenecek hiçbir şeyimiz olmadığı anlamına gelmez. Aksine, farklı düşünce geleneklerinin aynı toplum içerisinde birbirleriyle konuşabilmesi, bir ülkenin kültürel zenginliğinin önemli göstergelerindendir.

SON SÖZ:

Biz insanlığı Mekkeli bir yetimden öğrendik. İnsanın değerini, merhameti, adaleti ve komşuluk hukukunu inancımızın bize yüklediği sorumluluklar olarak benimsedik. Bu anlayışın tarih boyunca oluşturduğu büyük bir medeniyet mirasına sahibiz. Ancak bir medeniyetin mirasçısı olmak, yalnızca onun geçmişini anlatmak değildir. O medeniyetin ahlâkını bugünün hayatında yaşatabilmektir.

Bir Rum yurttaşımızın kilisesine güvenle gidebilmesi, bir Ermeni yurttaşımızın kimliğini saklamadan yaşayabilmesi, bir Yahudi yurttaşımızın ibadetini özgürce yerine getirebilmesi, yalnızca onların meselesi değildir. Bu ülkenin hukukunun, ahlâkının ve ortak geleceğinin meselesidir.

İoanna Kuçuradi'nin ardından düşünmemiz gereken hususlardan biri de budur. İstanbul'da doğmuş bir Rum filozof, Erzurum'da Anadolu'nun gençlerine ders verdi; Ankara'da üniversite kurumsallaşmasına katkıda bulundu; dünyada insanın değerini ve insan haklarını anlattı. Kendi kimliğini korurken Türkiye'nin düşünce hayatında kalıcı bir yer edindi. Onun eserleri, yetiştirdiği öğrenciler ve oluşturduğu kurumlar artık bu ülkenin ortak kültürel birikiminin parçalarıdır.

Bir insanın hangi topluluktan geldiği kadar, yaşadığı topluma ne bıraktığı da önemlidir.

İoanna Kuçuradi, Türkiye'nin düşünce hayatına insanın değerini yeniden sorgulama imkânı bıraktı.

Bize düşen ise yalnızca onun ardından güzel sözler söylemek değil, bıraktığı soruları ciddiyetle ele almaktır. Çünkü bu toprakları zengin kılan, bütün insanların birbirine benzemesi değildir. Farklı insanların aynı memlekete emek verebilmesi, aynı ülkenin geleceğini paylaşabilmesi ve birbirlerinin insanlık onurunu koruyabilmesidir.

Birlikte yaşamanın asıl ölçüsü, birbirimize ne kadar benzediğimiz değil, farklılıklarımızla birbirimize ne kadar güvenebildiğimizdir.
Toprağı bol olsun!