Her Şeyi Anlamak Zorunda mıyız?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Son yıllarda gündelik dilimizin içine psikolojinin kavramları hiç olmadığı kadar yerleşti.

Artık yalnızca üzülmüyoruz; “tetikleniyoruz.” Birisi kaba davranmıyor; çocukluk travmalarını bize yansıtıyor. Bir ilişkide sorun yaşamıyoruz; bağlanma stilimiz devreye giriyor. Biri bizi incittiğinde bile önce onun neden böyle davrandığını anlamaya çalışıyoruz.

Belki de uzun zamandır hiç olmadığımız kadar birbirimizi analiz ediyoruz.
Peki bütün bu anlama çabası bizi gerçekten daha sağlıklı insanlar mı yaptı? Yoksa bazen anlamayı, katlanmanın daha sofistike bir biçimine mi dönüştürdük?

Bir insanın davranışının nedenini bilmek kuşkusuz değerlidir. Öfkeli bir insanın çocukluğunda sevgisiz büyüdüğünü, terk edilmekten korkan birinin geçmişinde kayıplar olduğunu, sürekli kontrol etmeye çalışan birinin güvensizliklerle büyüdüğünü bilmek ona başka bir gözle bakmamızı sağlayabilir.

Ama burada çok önemli bir ayrım var:
Bir davranışı anlamak, o davranışı kabul etmek değildir.

Bir insanın neden kırıcı olduğunu anlayabilirim. Ama kırılmaya devam etmek zorunda değilim.

Neden yalan söylediğini anlayabilirim. Ama ona güvenmek zorunda değilim.

Neden öfkeli olduğunu anlayabilirim.
Ama öfkesinin hedefi olmak zorunda değilim.

Belki çağımızın en ilginç yanılgılarından biri burada başlıyor. Empatiyi sınırsız bir hoşgörüyle karıştırıyoruz.

Oysa insanı anlamak başka, kendimizi korumak başka bir şeydir.

Felsefenin yüzyıllardır sorduğu temel sorulardan biri de aslında budur: Bir davranışın nedeni, o davranışın sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?

İnsan geçmişinden etkilenir. Ailesinden, çocukluğundan, toplumdan, yaşadığı kayıplardan, korkularından izler taşır. Fakat yalnızca bunlardan ibaret değildir.

Eğer insanı bütünüyle geçmişinin sonucu olarak görürsek, özgürlüğüne de sorumluluğuna da çok az yer bırakırız.Sartre’ın düşüncesinde insan, kendisine verilmiş koşulların içinde seçim yapan bir varlıktır. Koşullarımızı her zaman seçemeyiz; fakat onlarla ne yapacağımız meselesi hâlâ önümüzde durur.

Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey tam olarak budur: Geçmişimiz bizi açıklar; ama her zaman haklı çıkarmaz.
Aynı şey kendimiz için de geçerli.
“Ben böyleyim çünkü çocukluğum böyleydi.”

“Bağlanma biçimim böyle.” “Benim travmam bu.”

Bütün bunlar kendimizi tanımamız için çok kıymetli bilgiler olabilir. Fakat bir noktadan sonra kendimizi anlamakla kendimizi mazur görmek arasındaki sınır bulanıklaşabilir.

Psikolojik farkındalığın amacı insanın kendisine sonsuz mazeret üretmesi değil; kendi davranışının sorumluluğunu daha bilinçli biçimde alabilmesidir.

Jung’un gölge kavramı da tam burada anlam kazanır.

Gölge yalnızca başkalarının bize yaptığı kötülükleri açıklamak için kullanılacak bir kavram değildir. Asıl rahatsız edici soru şudur:

Ben ne yapıyorum?

Ben hangi davranışımı açıklayıp duruyorum?

Ben kimi incittiğimde kendi geçmişimin arkasına saklanıyorum?

Ben hangi seçimimin sorumluluğunu başka birine, çocukluğuma ya da koşullara bırakıyorum?

Kendini tanımak yalnızca yaralarını keşfetmek değildir. Bazen o yaralarla başkalarına ne yaptığını da görebilmektir.

Ve belki olgunlaşmak, herkesi anlamaya çalışmaktan önce şu iki cümleyi aynı anda kurabilmektir:

“Seni neden böyle davrandığını anlayabiliyorum.” Ve:
“Ama bunu hayatımda kabul etmiyorum.”Bu iki cümle birbirinin düşmanı değildir.

Tam tersine, gerçek empati belki de burada başlar.

Çünkü sınır koymak sevgisizlik değildir. Birini anlamak kendinden vazgeçmek değildir. Affetmek unutmak değildir. Bir insanın hikâyesine şefkat duymak da ona hayatımızda sınırsız bir yer vermemizi gerektirmez.

Bazen karşımızdaki insanı yeterince anlamışızdır.
Belki bundan sonra sormamız gereken soru artık:
“O neden böyle?” değil, “Ben bunun karşısında neyi seçiyorum?”dur.
Çünkü hayatımızı değiştiren şey her zaman başkalarını daha iyi çözümlemek değildir. Bazen kendi sınırımızı nihayet görebilmektir.