Kızılay Hilali'nin ardındaki Kırımlı deha

YAYINLAMA:

Dünyanın dört bir tarafında bilinen Kızılay hilalini, mezarı olmayan bir Kırım Türkü tasarladı.

Bu bir mecaz değil.

Kabri gerçekten de yol genişletme çalışmaları sırasında Edirnekapı'da toprağın altında kaldı.

Kırmızı hilal ise beyaz zemin üzerinde yaşamaya devam ediyor.

Bu deha’nın hikayesi aslında İstanbul'da değil, Kırım’ın o dönemki başkenti - Bahçesaray'da başlar. Aziz Bey'in babası Ali oğlu İdris Efendi, Kırım'ın merkezinden, Tanzimat'ın ilk yıllarında, 1839 -1840 civarında Osmanlı başkentine göç eder.

Kırım'ın 1783'te Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesinin ardından, çok sayıda Kırım Türkü baskılar ve değişen koşullar nedeniyle vatanlarını terk etmek zorunda kaldı.

Aziz bey’in babası da İstanbul'a yerleşince saraçlık - at koşum takımları ve deri işleme - zanaatıyla geçimini sağlar. Bu yüzden tarihi kayıtlarda adı "Kırımlı Saraç İdris Efendi" olarak geçer. 

Oğlu Aziz, 1840 yılında İstanbul'da doğar. Doğum yeri İstanbul olsa bile,  Aziz Bey ömrü boyunca resmi belgelerde ve tıp literatüründe hep "Kırımlı Aziz Bey" olarak anılır.

Otuz sekiz yaşında veremden hayatını kaybeder. Ancak kısa ömrüne sığdırdığı faaliyetleri, dudak uçurtacak kadar çok ve önemli.

1865'te Tıbbiye-i Şahane'den mezun olur. Aynı yıl yeni açılan sivil tıp okulunun başına geçer. Dahiliye, tıbbi kimya ve fizik dersleri verir. Osmanlı Tıbbiye Cemiyeti'nin başkanlığını yapar.

Fakat hayatının asıl işi sadece ders vermek değildir. Dönemin Osmanlı toplumunda savaş meydanındaki yaralıların kaderini belirleyen bir tartışma oluşmuştur: Kızılhaç amblemi kabul edilebilir mi?

Haç, Hıristiyanlıkla özdeşleştiği için Müslüman halk arasında güven yaratmıyordu. İnsani yardım, bir sembolün üzerinde tıkanıp kalıyordu.

Aziz Bey, ‘kendi sembolümüz olmalı’ diyenlerin başındaydı. İşte kırmızı hilal böyle doğdu. Sonradan uluslararası toplum tarafından tanınan ve bugün hala kullanılan bir amblem olarak.

Kırımlı Aziz Bey merhameti icat etmedi elbette. Merhamet zaten evrenseldir. Ama o daha ince bir şey yaptı - bu merhametin ifade biçiminin, ona muhatap olan insanlara tanıdık ve kendilerinden gelmesi gerektiğinde ısrar etti. 

Bu milliyetçi bir jest değil, tam olarak diplomatik bir hesaptı. Herhangi bir sembol ancak kendine ait olarak tanındığında işe yarar.

Mirasının ikinci ayağı, dille verdiği bir mücadeledir. Kırımlı Aziz Bey, dönemin tek bilimsel dil sayılan Fransızca yerine, ilk Türkçe tıbbi kimya ve genel hastalıklar kitaplarını yazdı.

Türkçe tıp terminolojisini sıfırdan kurmaya çalıştı. Hatta kimyasal element gösterimlerine varana kadar. Eğitimliliğin Fransızca bilmekle ölçüldüğü dönemde, bu neredeyse cüretkar bir teşebbüstü.

Dönemin alimleri ile birlikte kurduğu cemiyet, bugünkü Türk Kızılayı'na dönüştü.

Sembol yaşıyor.

Kitapları çoktan tarihe karıştı.

Mezarı ise 20. yüzyılda bölgedeki yol genişletme çalışmaları sırasında kayboldu.

Ancak 2012 yılında Türk Kızılayı, onu unutmamak adına İstanbul Eyüpsultan'daki Defterdar Camii avlusuna sembolik bir makam kabri yaptırdı. Fiziksel mezarın yerini, hafızanın kendisi aldı.

Aziz Bey’in hikayesi, Kırım Türkleri’nin cihan tarihine ve Türk dünyasına sunduğu armağanlardan sadece biridir.
Vatanlarından uzakta olsalar bile, zekaları, iradeleri ve ilim aşklarıyla bulundukları her yere hayat veren, medeniyet inşa eden Kırım Türkleri Osmanlı’nın en zor zamanlarında da tıp ilminden diplomasiye kadar Türk milletinin kaderini omuzlamıştır.

Ancak Aziz Bey gibi nice alim ve arif zihin, kendi öz vatanlarında, kendi topraklarında kök salamamış, ilimlerini ve fikirlerini tarihi vatanlarında geliştirememişlerdir.

Geçmişte Kırımlı Aziz Bey’i vatanından uzakta bir ikbale mecbur bırakan o kader, ne yazık ki bugün de Kırım’ın üstünde kara bir bulut gibi dolaşmaktadır.

Kırım Türkleri, öz yurtlarında kendi iradeleriyle, hürce ve başı dik bir şekilde yaşama, dillerini ve bilimlerini kendi halklarına aktarma hakkından mahrum bırakılmaya devam ediyor.

Dünün sürgünleri, mecburi göçleri ve baskıları, günümüzde modern dünyada Kırım’ın işgali ve iradesinin gasp edilmesiyle şekil değiştirerek sürmektedir.

Aziz Bey’i hatırlamak, sadece bir vefa tebessümü değil. Kırım Türklerinin kendi vatanlarında hür, müstakil ve özgürce var olacağı güne kadar bitmeyecek bir milli davanın ve hakikat haykırışının ta kendisidir.