Vatan sevgisi TIR dorsesine sığar mı?
Hayatın kendine mahsus bir mizah anlayışı var. Üstelik insanın mizahından daha acımasız. Yıllarca kurduğunuz cümleleri kaydediyor, başkalarına yönelttiğiniz soruları biriktiriyor, küçümsediğiniz insanların hikâyelerini hafızasında tutuyor.
Sonra şartları değiştiriyor. Mekânı değiştiriyor. Rolleri değiştiriyor. Ve yıllar önce başkasına sorduğunuz soruyu, hiç beklemediğiniz bir yerde önünüze koyuyor. Bazen bir sınır kapısında. Bazen de bir TIR dorsesinde…
Bir dönem Türkiye’de çok meşhur bir soru vardı:
“İnsan kendi ülkesini bırakır gider mi?”
Soru daha çok Suriye’deki kaostan, katliamlardan kaçarak Türkiye’ye sığınan insanlara yöneltiliyordu.
Şehirleri bombalanmış, evleri yıkılmış, yakınlarını kaybetmiş insanların neden ülkelerini terk ettikleri sorgulanıyordu.
Hatta çocuklara mikrofon uzatılıyordu.
Türkçeleriyle eğleniliyor, aksanları taklit ediliyor, savaşın içinden çıkıp gelmiş insanlara kameraların önünde vatanseverlik imtihanı yapılıyordu.
O günlerde meseleye biraz mesafeli yaklaşanların söylediği basit bir şey vardı:
İnsan, yaşamadığı felaketin kahramanlığını kolay yapar.
Sıcak evinizde otururken Haseke’de kalmanın ne kadar kolay olduğunu anlatabilirsiniz.
Çocuğunuzu güven içerisinde okula gönderirken, bombaların altında yaşayan bir babaya “Ben olsam memleketimi terk etmezdim” diyebilirsiniz.
Savaş uçağını sadece televizyonda görmüşseniz, üzerine bomba yağan insanlara direnç ve cesaret tavsiye etmek de kolaydır.
Çünkü başkasının felaketi karşısında kahraman olmak bedavadır.
Sonra yıllar geçer.
Ve hayat kendi dipnotunu düşer.
Bu defa Halep yoktur. Şam yoktur. Kabil yoktur. Savaş yoktur. Bombardıman yoktur. Silahlı gruplar sokaklarda dolaşmıyordur.
Fakat bir sınır kapısında, bir TIR’ın dorsesinde başka bir yolculuk hikâyesi vardır.
İşte ironi tam burada başlar.
Çünkü tarih bazen insanı fikirlerinden vazgeçirerek cezalandırmaz.
Kendi cümlesinin içine yerleştirir.
2021 yılında Kabil’den gelen görüntüleri hatırlıyorum.
Taliban’ın Afganistan’ın kontrolünü ele geçirmesinin ardından binlerce insan havalimanına koşmuştu.
Bazıları hareket eden Amerikan askeri uçağına tutunmaya çalıştı. Uçak havalandığında gökyüzünden düşerek hayatını kaybedenler oldu. O görüntüler modern dünyanın en ağır insanlık fotoğraflarından biri olarak hafızamıza kazındı. Bir insanın uçaktan düşme ihtimalini bilmesine rağmen tekerleğe tutunması nasıl açıklanabilir?
Kabil’deki o insanlarla alay edilemez.
Akdeniz’de bir lastik bota çocuğunu bindiren anneyle de…
Suriye’den yürüyerek sınıra gelen babayla da…
Çünkü onların hikâyesinde savaş var.
Fakat tam da bu görüntüler, bize başka bir şeyi anlatıyor:
Vatan üzerine en büyük cümleleri genellikle vatanını terk etmek zorunda kalmamış insanlar kuruyor.
İmtihan başlayınca teorinin yerini hayat alıyor.
Vatan, klavyede kolay savunulur
Vatan kelimesi ağır bir kelimedir.
İnsan bazen onu o kadar sık kullanır ki ağırlığını unutur.
Bayrak…
Millet…
Memleket…
Toprak…
Bunlar sosyal medyanın etkileşim kelimeleri değildir.
Bir insanın hayatının en derin aidiyetlerini tarif ederler.
Vatanseverlik, başka bir insanın memleketini neden terk ettiğini sorgulamakla ispatlanmaz.
Hele savaşın ortasından çıkıp gelmiş bir çocuğu kameranın karşısına geçirerek hiç ispatlanmaz.
Fakat bizim memlekette tuhaf bir alışkanlık var.
Vatanseverliğin en kolay biçimini seviyoruz:
Başkalarının vatanseverliğini ölçmeyi.
Kimin ülkesini ne kadar sevdiğini…
Kimin kaçıp kimin kalacağını…
Çok kolay tayin ediyoruz.
Sonra hayat küçük bir değişiklik yapıyor.
Mikrofonun tarafını değiştiriyor.
Ve yıllarca soru soran insan, bir anda sorunun kendisine dönüşüyor.
Dorsenin sosyolojisi
TIR dorsesi metalden yapılmış bir taşıma alanıdır. Bazen sosyoloji için koca bir kütüphaneden daha fazla şey anlatır.
Bir TIR dorsesinde insanın söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeyi görebilirsiniz.
Söz ile eylem arasındaki mesafeyi…
İddia ile imtihan arasındaki mesafeyi…
Başkalarına biçilen ahlak ile insanın kendisine tanıdığı mazeret arasındaki mesafeyi…
İşte benim ilgilendiğim tarafı burası.
Bir insanın yurt dışına çıkmak istemesi kendi başına beni ilgilendirmiyor.
İnsan gider.
Okumaya gider.
Çalışmaya gider.
Yeni bir hayat kurmaya gider.
Siyasi sebeplerle gider.
Ekonomik sebeplerle gider.
Dünya tarihi biraz da göçlerin tarihidir.
Mesele gitmek değil.
Mesele, dün gideni aşağılayıp bugün kendin için gitmeyi meşru görebilmektir.
Ahlaki tutarlılık tam da burada sınanır.
Çünkü kendimize tanıdığımız mazereti başkasından esirgiyorsak ortada fikirden ziyade kibir vardır.
Bir de “Anamur” meselesi var
Hikayenin en ironik taraflarından biri ise gazetecilerin sorusuna verilen cevaptı.
“Nereye gidiyordunuz?”
“Anamur’a.”
Bazen yapılabilecek en doğru şey, bir cümlenin önünden çekilmektir. Çünkü üzerine ne yazarsanız yazın, hayatın kurduğu ironiyi bozarsınız.
Kapıkule’den Anamur’a giden güzergâhı coğrafyacılara bırakalım.
Ben meselenin başka tarafındayım.
Türkiye’de uzun zamandır başkalarının hayatları üzerinden çok kolay hükümler kuruyoruz.
Suriyeli neden kaçmış?
Afgan neden ülkesinde kalmamış?
Ukraynalı niye savaşmamış?
Filanca neden gitmiş?
Falanca neden dönmemiş?
Her soruya cevabımız var.
Kendi hayatımız sınanana kadar…
“İnsan kendi ülkesini bırakır gider mi?”
Gidermiş.
Bazen uçakla.
Bazen botla.
Bazen yürüyerek.
Bazen de TIR dorsesinde…
Yalnız insan, yola çıkmadan önce geçmişte kurduğu cümleleri yanına almayı unutmamalı.
Çünkü sınır kapısında pasaport unutulabilir.
Hafıza unutulmuyor.