İLGİNÇ ZAMANLARDA ASKER OLMAK
“Çok şükür ki mazlum oldum, zulmeden olmadım.”
28 Şubat süreci… her gün bir yığın hüsran… Günler ilerledikçe dalgalar şiddetini arttırarak dövmeye başlamıştır kalbinizin duvarlarını ve çaresizliğin sesi çığlık çığlığadır içinizde. Ateş düştüğü yeri yakar ve bir serçe olsun, gagasıyla bir damla su getirmez yangını söndürmeye…
Çin bedduasına göre, kötülüğü istenen kişiye “İnşallah ilginç zamanlarda yaşayasın!” denilirmiş. Adalet ilginç zamanlarda saparmış yoldan; gücün kanunu her yerde hükümferma olurmuş ilginç zamanlarda.
28 Şubat, bu “İlginçlik” bedduasına uğrayanların, takvimlere yargısız infazların yazıldığı bir dönem. Anayasamızın değişmesi teklif dahi edilemeyen ikinci maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti (…) hukuk devletidir” yargısı, o günlerde yalnızca bir söylemden ve kuru bir cümleden ibaret kalmış, binlerce emek ve çaba ile yetiştirilen yetkin insanlar, acımasızlığın yağlı kurşunları ile tam kalplerinden vurulmuşlardır.
Hüzün rüzgârlarının şiddetle estiği o süreçte yalnız başörtülü öğrenciler ve öğretmenler okullarından değil; Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararı ile subay ve astsubaylar da mübarek Peygamber Ocağı’ndan yani ordudan ihraç edilmiştir.
Kaderleri YAŞ ile birbirine perçinlenenler, ilginç zamanların yükünü olanca ağırlığıyla omuzlarında taşıyarak savruldular. Onlarla birlikte aileleri çocukları da savruldu. Bu çocuklardan bazıları oyunlarına doyamadan, bazıları gençliklerini yaşayamadan fişlendiler, masumiyetleri çizik çizik yaralandı, yürekleri dalga dalga kanatıldı. Ülkelerini yaşanmaz bulanlar, bu cennet vatanı onlar için de yaşanılmaz kılmak istediler; fakat vatan sevgilerine ziyan eriştiremediler.
YAŞ kararı ile her bakımdan donanımlı, birikimli, yetkin üç bini aşkın başarılı asker disiplinsizlik suçlamasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edildi. İşsiz bırakıldı! Başka bir işe girip çalışmasına müsaade edilmedi. O kadar ki çoğu evine ekmek götüremedi, çocuklarının okul masrafını karşılayamadı. Ötekileştirildi. İçlerinden bu aşağılanmaya dayanamayıp intihar edenler oldu. Onlar kişilikleri yok edilmek istenen asil ve yiğit adamlar idiler; lakin maaş cüzdanları, sağlık karneleri, özlük hakları, iyi adları ellerinden alınmış ve toplum vicdanından kimlikleri silinmişti. Buna karşın kişilikleri delikanlı gibi yerli yerinde duruyordu ve onurlarını hiç yitirmediler. Omuzlarından demir yıldızları alanlar, alınlarında masumiyetin yıldız yıldız parladığını yazık ki göremediler.
Yukarıdaki hazin satırlar kendisini ilk defa “Şah Sultan” adlı kitabıyla tanıdığım İskender Pala’ya ait. “İki Darbe Arasında” isimli eseri ise 12 Eylül’ün hemen akabinde başlayıp 28 Şubat’a kadar süren 15 yıllık askerlik sürecini; katkısız, zarif ve samimi bir üslûpla kaleme aldığı yakıcı bir hatırattır. Okurken yüreğinizin derinden sızlamaması elde değil.
Ahmet Haşim’in “Bir Ağaç Karşısında" başlıklı denemesinde geçen limonluktaki saksıda mahpus kalan bir hurma ağacı misali ait olmadığı yere ayak uydurmak zorunda kalan nahif bir askerin, gayur bir akademisyenin ve fedakar bir babanın yaşadığı dik durma mücadelesini okuyoruz satırlarda.
-İskender Pala! Neden asker olmak istiyorsun?
Deniz Kuvvetleri’ne alınacak öğretmenler arasında bir de edebiyat kadrosu bulunduğunu görünce: “Eğer edebiyat öğretmeni olmak kaçınılmaz kaderim ise bari bunu askerî bir okulda yapayım da hiç olmazsa disiplinli ve seçme öğrencilerim olsun.” Bu düşüncelerle müracaat ettiği tek kişilik kadroda kim bilir kaç tane torpilli (!) meslektaşıyla yarıştadır. Üstelik orduda tanıdığı tek bir kimse yoktur. Mamafih bir tanıdığı olsaydı acaba bu mesleğe girer miydi; bir kışlanın yakınından geçmiş olsaydı o müracaat dilekçesini yazar mıydı?
Birçok kez aklına gelen bu sorunun cevabı “Hayır!” dır.
Güle, bülbüle, şiire aşina ruhu askerî komut ve selama, postala, makineli tüfeğe nasıl alışacaktır?
***
“Başarısız koca” konumuna düşmemek için eşinden gizli Deniz Kuvvetleri’ne müracaat dilekçesini verir.
İstanbul’a bahar geldiğinde, bir kış günü Ankara’da sınava girdiğini bile unutmuştur. Anarşi ve ideolojik kaygıların Türkiye’nin her kademesindeki insanı sardığı bir dönemde babacığından bir telgraf alır; “Benim oğlum! Jandarma seni arıyormuş, durumunu bildir!”
İki polis de eve gelip sormuştur kendisini. 12 Eylül’ü yapan Konsey yönetiminin her yerde suçlu topladığı, içeriye alınanların doğru yanlış hiç durmadan isim vermek zorunda kaldıkları zamanlar…
Endişelenir; mide kanaması geçirmek üzereyken kendini toplayıp polis merkezine gider.
Aldığı şok eden cevap; “Seni Deniz Kuvvetleri’nden soruşturuyorlar.”
Ne devlet!
Pala evinde şenlik vardır şimdi. Sınavı kazanmasının sevinci midir bu; tutuklanmamasının neşesi mi bilinmez; öylesine girift.
O gün onları neşeye gark eden bu haberin daha sonra kâbusları olacağını nereden bilebilirlerdi ki…
***
27 Mayıs 1982. İskender Pala, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde öğretmen teğmendir artık.
Çiçeği burnunda baba, Heybeliada’daki Deniz Lisesi Komutanlığı’ndaki üniformalı ilk gününde rütbelerinin yönünü ters takınca vapurda ilk azarı işitir; onun deyişiyle “Yüreğine mum yanığı bir mühür vurmuştur” bu tavır.
Omuzlarına dökülen saçlarını, bıyıklarını kestirip üniforma giyerek mahalle fotoğrafçısına gidip ilk fotoğrafını eşiyle birlikte çektirir. Üniforma ile pardösünün, eldiven ile eşarbın yan yana durduğu, garibüzzaman fotoğraf…
***
Deniz Lisesi’nde çalıştığı iki hafta içinde burasının nefes alacağı bir mesai ortamı olmadığını anlamıştır.
15. gün komutanın huzuruna çıkıp “Ben istifa etmek istiyorum!” der. Aldığı cevap nettir;
“Teğmen! Bu meslek 15 günde değil; 15 yılda biter. Ankara’da attığın imza ile 15 yıla selam durdun!”
Naçar. O günden sonraki 15 senede onun olmayan bir hayatı yaşar.
Ne acıdır ki tam bu sıralarda Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Günay Kut, asistan olması için davet eder. Askerliği sevdiğini söyleyerek geri çevirir teklifi. Bu teklife “Evet” diyemediği için kalbine düşen sızıyı tahayyül etmek kolay değil…
Eğitim ve öğretim yılının sonuna yaklaşırken doktoraya da başlamıştır Pala. Lakin ilk askerlik sicil notunu “Düşük” alır. Neden mi?
Kendisi gibi gizliden namaz kılan komutanı “kendi adamını koruyor demesinler!” diye.
İşte böyle hazin vakalarla, sürekli tayinlerle geçen 15 sene…
Aralarından beni ziyadesiyle mütehassis eden bir sahneyi yazmadan geçemeyeceğim;
Başörtüsü yasağının henüz bilinmediği 1987 senesinde eşi ve çocuklarıyla tatil yapmak için Heybeliada’daki dinlenme tesislerine girdiklerinde eşinin başörtülü oluşu nedeniyle tesisi terk etmesi gerektiğini tebliğ ederler. Kucağında bebekleriyle yaşadıkları bu kovulma olayı onu öylesine üzer ki seneler sonra dahi onu nefessiz bırakan üzüntüsünün tazminatını “Karun’un hazineleri bile karşılayamaz” sözleriyle dile getirir.
Haksızlığa uğradığı her vakit hakkını aramak için dilekçe yazar ısrarla. Lakin ilginç zamanların askeridir İskender Pala.
Zahmet ile rahmet arasında sadece bir nokta farkı olduğunu biliyor muydunuz? Buyurunuz zahmetin nasıl rahmete çevrildiğini birlikte seyredelim.
Yeni görev yeri Deniz Müzesi’dir. Manzarası ise pek muhteşemdir. Sağdan bakıldığında bütün Marmara, Kız Kulesi, Sarayburnu; sola bakıldığında bütün Boğaziçi göz mesafesinde duruyordur. “Kameriye” dedikleri bir de deniz köşkü vardır. Biraz ötede “öz dedem” dediği Barbaros Hayreddin Paşa’nın türbesi. Bu türbenin ve kameriyenin anahtarı, görev gereği ona teslim edilmiştir. O anahtarı Heybeliada’da Şafak tesislerinden kovulmalarına karşılık lütf-i İlâhî olarak eline teslim edilmiş sayar. Kovulduğu Şafak restoranından görülen deniz ve mehtap manzarasının bin kat müstesna olanına sahiptir…
***
1993 yılına geldiğinde ise hata üstüne hata işleyecektir.
İlki kızını İmam - Hatip okuluna yazdırması. Bunun İmam- Hatip fobisiyle yatıp kalkan Amiral Güven Erkaya’nın hoşgörüsüzlüğüne takılacağını, istihbarat raporlarında yer alacağının idrakinde değildir henüz. Oysa onlara göre laik Cumhuriyet’in yıkılma tehlikesine karşı İmam Hatiplerin önü kesilmelidir.
İkincisi eski yazı ile olan bağının herkes tarafından görülmesine aldırış etmemesidir. Daha fakülte yıllarındayken elinde eski harfli kitap görenler onun Kur’an okuduğuna hükmeder ve derhal “İrticacı, dinci, gerici” gibi damgaları yapıştırırdı. Askerî denetimlerde odasına giren komutanlar da ne okuduğuna bakıp bir şey söylemeden kalkarlar. Ardından “Herif odasında Kur’an okuyor!” diye şikayetler başlar…
Bardağı taşıran son damla ise 1996 yılında Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Kuzey Deniz Saha Komutanı İlhami Erdil'e “Siz, bizim İskender'den bahsediyorsunuz” sözü olur.
Ve tarihler 28 Şubat 1997’yi gösterdiğinde, bir darbe ile başlayan askerlik hayatı emekli olmasına sadece 2 buçuk ay kala bir başka darbe ile onu tamamen ordunun dışına fırlatır.
***
Sevgilinin lütfunu gördüğünüz zaman onu sevmek kolaydır, peki ya kahrını görünce de sevebilir misiniz?
Onlar bir sevgiliyi sever gibi sevdiler Peygamber Ocağı’nı. Her gün içlerinden bir damla yaşın kalplerine sızmasına mani olamadılar belki; lakin “Mehmetçik; adıyla, ruhuyla, anlayış ve şecaatiyle benimdir” deyip bağırlarına bastılar her daim…
Işığı görmek isteyenler için bir mum niyetine yazıldı bu kıymetli kitap. O devri derinden solumak isteyenlere, “Sakın geç kalmayın!” derim.