Devletsiz bir dilin hayat mücadelesi
Bir zamanlar Konya’dan çıkan bir mektup Buhara’da, Aşkabat’ta Kırım’da okunabilirdi.
Kelimelerin telaffuzu değişse bile yazının taşıdığı anlam tanıdıktı. Çünkü Türk dünyasının farklı halkları, birbirlerinden uzak coğrafyalarda yaşasalar bile, ortak bir yazı ve kültür alanının içinde bulunuyordu.
Sonra alfabe değişti.
Yazı ile birlikte hafıza, eğitim, edebiyat ve zamanla zihinler de farklı yönlere savruldu.
Alfabe Değişti, İletişim Koptu
Günümüzde Türk dünyası siyasi olarak birbirine her zamankinden daha yakın görünüyor.
Devletler arasında ilişkiler gelişiyor. Üniversiteler ortak projeler yürütüyor, ticaret büyüyor, kültürel etkinlikler çoğalıyor.
Fakat sıradan insanların diğer Türk halklarıyla doğrudan iletişim kurmaları hâlâ sanıldığı kadar kolay olmuyor.
Bunun önemli nedeni – alfabe ve dil.
Dil yalnızca kelimelerden oluşmaz. Bir toplumun dünyayı nasıl adlandırdığını ve mantaliteyi de taşır.
Bir çocuğun ana dilinde öğrendiği ilk kelimelerden devletin kullandığı resmi terminolojiye kadar her şey, kültürel hafızanın bir parçasıdır.
Bir dilin kamusal hayattan çekilmesi, sadece konuşma alanını daraltmaz. O toplumun kendi geçmişiyle kurduğu bağı da zayıflatır.
Sovyetlerin Dil ve Alfabe Müdahalesi
Sovyetler Birliği bunu çok iyi bilip kullandı.
Çarlık döneminin ardından Sovyet yönetimi farklı halkların dillerine kısa sürede köklü ve stratejik bir müdahaleye girişti.
Bütün Türkiy halklar, Moskova’nın kararıyla Kiril alfabesine geçmeye zorlandı. Tek bir kuşak içinde bu halklar, yalnızca kendi tarihsel miraslarından ve edebi geçmişlerinden koparılmakla kalmadı.
Aynı zamanda Türkiye ile olan organik bağlarını da kaybetti.
Sovyetler Birliği için Türkiye, sınırları içerisinde yaşayan onlarca milyonluk Türkiy nüfusu etkileyebilecek potansiyelde, son derece tehlikeli bir merkezdi.
Alfabe değişimi, sadece bir yazı reformu değil, zihinleri ve dünyayı algılama biçimini dönüştürme projesiydi.
Böylece Türkiye Türkleri ile diğer Türk toplulukları arasına hem fiziksel hem de zihinsel aşılması güç, çift katlı bir duvar örüldü.
Bugün farklı bölgelerden Türkiy halklar arasında yaşanan o derin iletişim eksikliğinin ve yabancılaşmanın temelleri tam da bu şekilde atıldı.
Bu genel stratejinin en somut ve en ağır sonuçlarından biri ise Kırım’da yaşandı.
Kırım’da Dil ve Eğitim Mücadelesi
Kırım’da 1921 yılında kurulan özerk yapıda Kırım Tatar Türkçesi Rusçayla birlikte resmi dil kabul edildi.
1930’ların ortalarında Kırım’da yüzlerce Kırım Tatarca okul vardı. 1941’de 371 okulda yaklaşık 40 bin Kırım Türkü öğrenci eğitim görüyordu.
1929’da Kırım Türkleri Arap alfabesinden Latin alfabesine geçme kararını almıştı.
Bu değişimin dil açısından olumlu sonuçları vardı. Latin yazısı, Türk dillerinin seslerini daha açık göstermeye elverişliydi ve okuma yazmayı kolaylaştırdı.
Fakat bu dönem uzun sürmedi.
1939’da yukarıdan gelen talimatla Kiril alfabesi zorunlu kılındı. Sonuç: 3 kuşağın birbirinin yazdığını okuyamamasıydı. Gaspıralı’nın, Cedidçilerin ve daha önceki edebi birikimin oluşturduğu yazılı köprü büyük ölçüde koptu.
Aynı süreç Sovyet coğrafyasındaki diğer Türk halklarını da kötü yönde etkiledi. Çünkü yazı sistemi kültürel yönelimin de bir parçasıydı.
Aynı dili konuşan insanların birbirlerinin yazısını okuyamaması, zamanla aralarına görünmez bir sınır koyar.
Bir nesil bunu öğrenir. İkinci nesil alışır. Üçüncü nesil ise artık o sınırın hiç olmadığını hatırlamaz bile.
Yazı Değişti, Zihin Bölündü
İsmail Gaspıralı’nın hayali tam da bunun tersiydi.
Onun “Dilde, fikirde, işte birlik” sözü, yalnızca romantik bir kültür çağrısı değildi. Gaspıralı, 1883’te yayımlamaya başladığı Tercüman gazetesiyle bunun pratikte mümkün olduğunu ispatlamıştı.
Kırım Tatar Türkçesini temel alan, Osmanlı-Oğuz ve Kıpçak unsurlarından yararlanan sade bir yazı dili, Kırım’dan İstanbul’a, Kafkasya’dan İdil-Ural’a ve Orta Asya’ya kadar geniş bir Türk okuyucu kitlesi tarafından anlaşılabiliyordu.
Burada Kırım Türkçesi’nin özel konumuna dikkat çekmek gerekir.
Bu dil, Türki dillerinin iki büyük alanı arasında geçiş noktası gibidir. Kırım’ın güney sahil ağzı Oğuz grubuna, bozkır ağzı Kıpçak-Nogay grubuna yakındır.
Orta ağız ise her iki dünyanın özelliklerini bir araya getirir. Modern edebi Kırım Tatarcasının temelini de bu orta ağız oluşturmuştur.
Tam da bu yüzden yapılan araştırmalar, bilim insanlarını önemli bir sonuca ulaştırmıştır. Kırım Türkçesi, Türk dünyası içinde doğal bir köprü kurabilecek nadir dillerden biri olarak kabul edilmektedir. İşin acı tarafı – günümüzde bu köprünün kendisi yıkılmış halde.
Sürgünle Birlikte Eğitim Altyapısı da Yok Edildi
1944 sürgününden sonra Kırım’da Kırım Tatarca eğitim altyapısı tamamen yok edildi. 371 okulun tamamı, iki öğretmen okulu, Dil ve Edebiyat Enstitüsü ve çok sayıda kütüphane kapatıldı. Kitaplar toplatılıp yakıldı.
Kırım Türkleri vatanlarına döndüğünde yalnızca evlerinin başka insanlar tarafından işgal edildiğiyle kalmadı. Değişmiş bir dil coğrafyasıyla karşılaştı.
Bağımsız Ukrayna Döneminde Çözülemeyen Sorun
Bağımsız Ukrayna döneminde de sorun hiçbir şekilde çözülmedi. 2001’de okul çağındaki yaklaşık 63.500 Kırım Türkü çocuğunun yalnızca küçük bir bölümü ana dilinde eğitim alabiliyordu.
Resmi kaynaklara göre çocukların yaklaşık yüzde 88’i ana dilini öğrenme imkânından mahrumdu.
2013’e gelindiğinde tablo hâlâ ağırdı. Ukrayna makamları Kırım Tatarca eğitim veren 15 okuldan söz etse de, hukuken bu statüde yalnızca altı okul bulunuyordu.
Bu okullarda 5.551 öğrenci vardı. Kırım Türkleri’nin nüfusunun oranı yüzde 10,57 iken, okul çağındaki çocukların yalnızca yüzde 8,6’sı ana dilini en düşük seviye düzeyinde öğreniyordu.
Hesaplamaya göre Kırım Türkleri’nden oluşan öğrencilerin yüzde 70,2’si okulda ana dillerini hiçbir şekilde öğrenemiyordu.
1997’de Kırım Özerk Cumhuriyeti parlamentosunda Kırım Tatarcasının Latin alfabesine geçirilmesi yönünde resmi karar çıkarıldı.
Fakat uygulanması için Ukrayna bütçesinden kaynak ayrılmadı. Devlet kurumları Kiril alfabesini kullanmaya devam etti. Karar hiçbir zaman gerçek anlamda hayata geçirilmedi.
Dilin Gerilemesinde Birden Fazla Kırılma Var
Burada dikkatli olmamız gereken husus – Kırım Tatar dilinin bugünkü durumunu yalnızca tek bir devletin politikasıyla açıklamak mümkün değildir.
Dilin gerilemesinde Çarlık döneminin nüfus politikalarından Sovyet sürgününe, aydınların tasfiyesinden eğitim sisteminin parçalanmasına kadar birbirini izleyen çok sayıda kırılma vardır.
Ukrayna’nın bağımsızlığı sonrası ise, Kırım Türkleri’nin Kırım’a geri dönüşün gerektirdiği dilsel ve kültürel yeniden yapılanmanın gereken şekilde gerçekleştirilmediği açıktır.
2014’ten sonra Kırım yeni bir siyasi ve hukuki düzene girdi. Rusya’nın uyguladığı sistemde Kırım Tatarcası anayasal olarak resmi diller arasında sayılsa da fiili kullanım tamamen sınırlıdır. Ayrıca Rusya’daki mevcut alfabe mevzuatı da cumhuriyet dillerinin alfabelerinin Kiril temelinde olmasını öngörmektedir.
Kırım Türklerinin Nüfusu Geriliyor
Günümüzdeki sayılar da alarm vermekte. Resmi kaynaklara göre Kırım Türkleri’nin
2001’deki nüfusu 245.290,
2014’te 232.340,
2026 için ise 205.083 olarak veriliyor.
Kırım nüfusu içindeki oranları da aynı dönemde yüzde 10,22’den yüzde 8,6’ya gerilemiş durumda.
Fakat bu trajediyi anlamak için sadece rakamlara bakmak yetmez. Kırım Tatarlarının yaşadığı gerçek kuşatma, o rakamların arkasındaki ağır yalnızlıktır.
Bugün öz vatanlarında resmi verilere göre sayıları ancak 200 bin civarına sıkışmış olan Kırım Türkleri, etraflarını saran iki milyonu aşkın Slav nüfusun ortasında adeta bir varlık mücadelesi veriyor.
2014’teki işgalin ardından 50 bine yakın insan vatanını yeniden terk etmek, dünyanın dört bir yanına savrulmak zorunda kaldı.
Halk bir kez daha darmadağın oldu. Sürgünde, gurbette ya da baskı altındaki vatan toprağında…
Devletsiz Bir Dilin Gelecek Mücadelesi
Çocukların ana dilini konuşabileceği, o dille birlikte taşıması gereken o köklü mantalite ve kültürel kodu soluyabileceği doğal bir yaşam çevresi artık hiç yok.
Okulda öğrenilemeyen, sokakta duyulamayan, kamusal alanda görünmeyen bir dil – bir nesil sonra yalnızca aile büyüklerinin anılarına hapsolur.
Diğer Türk Cumhuriyetlerinin dilleri kendi kurumlarıyla ayakta kalırken, Kırım Türklerinin üç asırdır dillerine siper olacak ne bir devlet mekanizması ne de idari bir yapısı var.
Yarımadaya hâkim olan her yönetim, bu halkı asimile etmeyi hedefledi.
Bu yüzden Kırım Türkçesinin yaşaması başta Türkiye olmak üzere bütün Türk dünyasından uzatılacak samimi bir ele, sıcak bir ilgiye bakıyor.
Bu dilin geleceği açılacak eğitim kanalları, dijital platformlar ve sunulacak desteklerle yeniden yeşermeyi bekliyor.
Büyük devletler için küçük halklarının dil sorunları ikincil görülebilir.
Fakat asimilasyon Kırım’ın sınırlarında durmaz. Kurumsal desteği olmayan her kültür iki kuşak içinde silinir.
Kırım Türkçesine ve diğer devleti olmayan Türki dillere sahip çıkmak bir hayırseverlik değil, Türk Dünyasının kendi ortak hafızasını koruma ve ona sahip çıkma sınavıdır.
Belki de ancak bu sınav kazanıldığında – Konya’dan yazılan bir mektup, yeniden bütün Türk dünyasında aynı doğallıkla okunabilecektir.