Üçüncü Gözsüz Bir Türkiye Modeli: Kendi Meselemizi Kendimiz Çözüyoruz
Bazı tarihi hadiseler yıllar sonra ortaya çıkan neticeleriyle anlaşılır.
Gazi Meclisimizde Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un 468 kabul oyuyla yasalaşması, kanaatimce bu hadiselerden biridir.
Burada yalnızca bir kanun metninden bahsetmiyoruz.
Yaklaşık yarım asırdır Türkiye’nin enerjisini tüketen, evlatların şehit olduğu, şehirlerinin kalkınmasını geciktiren, ekonomisine muazzam bir maliyet yükleyen ve milletin müşterek hafızasında derin yaralar açan terör meselesinde yeni bir tarihi eşiğin önünde duruyoruz.
Üstelik çok önemli bir farkla:
Bu masanın üçüncü bir sandalyesi yok.
Türkiye, kendi meselesini çözmek için dışarıdan bir hakeme, yabancı bir devlete, uluslararası bir arabulucuya yahut “üçüncü göz” sıfatıyla süreci murakabe edecek harici bir mekanizmaya ihtiyaç duymadan ilerliyor.
Kanaatimce üzerinde en fazla durmamız gereken hususlardan biri budur.
Çünkü yakın dünya tarihine baktığımızda silahlı çatışmaların sona erdirildiği birçok örnekte üçüncü devletleri, uluslararası kuruluşları, gözlem heyetlerini ve arabulucuları görürüz.
Türkiye ise bugün başka bir usul ortaya koyuyor:
Kendi meselesini kendi Meclisiyle, kendi kurumlarıyla, kendi siyasi iradesiyle ve kendi toplumsal tecrübesiyle çözme iradesi.
“Türkiye Modeli” olarak ifade edilen yaklaşımın esas kıymeti de burada aranmalıdır.
Devletin kudreti, kendi meselesini çözebilme kabiliyetidir
Bir devletin kudreti sadece ve sadece sahip olduğu tankların, uçakların, füzelerin yahut ekonomik büyüklüğünün toplamıyla ölçülemez.
Devlet kudretinin daha müşkül bir ölçüsü vardır:
Kendi krizlerini dışarıdan vesayet ithal etmeden çözebilme kabiliyeti.
Türkiye’nin bugün ortaya koyduğu irade, bu açıdan siyasal egemenliğin son derece kıymetli bir tezahürüdür.
Elbette buraya kolay gelinmedi.
Kendi ülkemizin topraklarında şehitler verdik.
Anneler evlatlarını bekledi.
Çocuklar babasız büyüdü.
Nice ocaklara ateş düştü.
Nice şehir, terörün hem ekonomik hem toplumsal maliyetini omuzladı.
Ve meselenin çoğu zaman yeterince konuşmadığımız başka bir cephesi daha var:
Kaybettiğimiz yalnızca insanlarımız olmadı; istikbalimizden de muazzam bir servet eksildi.
Terörün Türkiye ekonomisine maliyetinin 2 trilyon doları aştığını ifade ediyor.
Yani ortalama 3 trilyon dolar…
Böylesine büyük rakamların garip bir tarafı vardır. Büyüdükçe insan zihnindeki karşılıkları küçülür. Milyon lirayı tasavvur edebiliriz, milyarı tahayyül etmek güçleşir; trilyon ise giderek soyut bir muhasebe terimine dönüşür.
O halde 3 trilyon doların ne anlama geldiğini başka bir yerden okumayı deneyelim.
Bir tarafta 11 şehri ayağa kaldıran para, diğer tarafta teröre giden servet
6 Şubat 2023…
Türkiye, tarihinin en büyük felaketlerinden biriyle karşılaştı.
Kahramanmaraş merkezli depremler, aralarında Gaziantep, Hatay, Adıyaman ve Malatya’nın da bulunduğu 11 ilimizi sarstı.
Şehirlerimizin mahalleleri yıkıldı.
Yollar, hastaneler, okullar, altyapılar zarar gördü.
Binlerce yıllık şehir hafızasının üzerine birkaç dakika içerisinde büyük bir enkaz çöktü.
Ardından Türkiye Cumhuriyeti muazzam bir imar ve ihya seferberliği başlattı.
2025 yılı sonu itibarıyla deprem bölgesindeki kayıp ve zararların telafisi ile afet risklerinin azaltılması için kullanılan kamu kaynağı 3,6 trilyon liraya ulaştı.
Bu rakamın üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Bir devlet, 3,6 trilyon liralık kaynakla 11 ilinin yaralarını sardı.
Yüz binlerce konut inşa etti.
Yollar yaptı.
Hastaneleri ayağa kaldırdı.
Okullar kurdu.
Altyapıyı yeniledi.
Yıkılan şehirleri yeniden hayata bağladı.
Şimdi dönüp terörün Türkiye’ye yüklediği 2 trilyon doları aşan maliyete yeniden bakalım.
İşte insanın zihninde asıl muhasebe burada başlıyor.
Bir tarafta şehirleri ayağa kaldırmak için harcanan servet…
Diğer tarafta terör yüzünden onlarca yıl boyunca kaybedilen servet…
Birinde para harcıyorsunuz ve sonunda şehir yükseliyor.
Diğerinde para harcıyorsunuz ki şehirleriniz yıkılmasın, evlatlarınız ölmesin.
Terörün iktisadî vahameti tam da burada saklıdır.
Çünkü terör yalnızca para harcatmaz.
Bir ülkenin ihtimallerini tüketir.
Yapılamayanların da bir maliyeti var
Kaç üniversite kurulabilirdi?
Kaç hastane?
Kaç okul?
Kaç hızlı tren hattı?
Kaç kilometre metro?
Kaç sosyal konut?
Kaç teknoloji vadisi?
Kaç fabrikanın bacası tütebilirdi?
Kaç gencin eğitimine kaynak ayrılabilirdi?
Kaç bilim insanının laboratuvarı kurulabilirdi?
Kaç girişimcinin fikri sermayeyle buluşabilirdi?
Bunların hesabını bugün tam olarak yapabilmemiz mümkün görünmüyor.
Zaten terörün gerçek maliyetini sadece maliye cetvellerinde aramak da kanaatimce eksik bir okumadır.
İktisat ilmi buna “fırsat maliyeti” diyor.
Ben milletlerin tarihinde bunun daha ağır bir karşılığı olduğunu düşünüyorum:
Kaybedilmiş zaman.
Para yeniden kazanılır.
Bina yeniden yapılır.
Yol yeniden açılır.
Şehir yeniden ayağa kaldırılır.
Nitekim Türkiye, 6 Şubat’ın ardından bunu bütün dünyaya gösterdi.
Fakat zamanın telafisi yoktur.
Bir ülkenin kırk yılı boyunca terörle mücadeleye ayırmak mecburiyetinde kaldığı enerjinin; bilime, sanayiye, teknolojiye, eğitime, şehirleşmeye ve üretime yönelmesi hâlinde ortaya çıkabilecek Türkiye’yi bugün ancak tahayyül edebiliriz.
İşte Terörsüz Türkiye meselesini bu nedenle yalnızca bir güvenlik politikası olarak görmüyorum.
Bu aynı zamanda bir kalkınma meselesidir.
Bir şehirleşme meselesidir.
Bir refah meselesidir.
Ve hepsinden önemlisi bir istikbal meselesidir.
Diyarbakır’ın yalnızca güvenlik başlıklarıyla anıldığı bir Türkiye yerine kültürüyle, sanayisiyle, üniversitesiyle ve turizmiyle konuşulduğu bir Türkiye…
Hakkari’nin dağlarının çatışmayla değil, tabiatıyla anıldığı bir Türkiye…
Şırnak’ın gençlerinin istikballerini başka şehirlerde aramak yerine kendi şehirlerinde kurabildiği bir Türkiye…
Mardin’in kadim sokaklarının terör haberlerinin fonu olmaktan çıkıp medeniyet hafızasının merkezlerinden biri olarak konuşulduğu bir Türkiye…
Terörsüz Türkiye’nin benim zihnimdeki karşılığı biraz da budur.
468 oy yalnızca bir rakam mı?
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu Türkiye Yüzyılı vizyonu ve iç cepheyi tahkim etme yaklaşımı ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrıları sonrasında şekillenen süreç, Gazi Meclis’in çatısı altında geniş bir siyasi mutabakata ulaşmış durumda.
468 kabul oyunu parlamenter aritmetiğin bir neticesi olarak okumamak gerekir.
Demokrasilerde bazı rakamların sosyolojik karşılığı, matematiksel karşılığından daha büyüktür.
Çünkü böylesine hayati meselelerde geniş mutabakat, devletin elini kuvvetlendirirken toplumun müşterek zeminini de tahkim eder.
Ve tam burada Gazi Meclis’in sürecin merkezinde bulunmasının tarihsel anlamı ortaya çıkıyor.
Millî Mücadele’nin en müşkül günlerinde millet iradesinin tecelligâhı olmuş bir Meclis, bugün yine Türkiye’nin en kadim meselelerinden birinin çözümünde asli zemin hâline geliyor.
Bunun sembolik kıymetini de gözden kaçırmamak gerekiyor.
Üçüncü göz yok
Ve tekrar dönüyorum.
Çünkü bu yazının en önemli cümlesi belki de budur:
Üçüncü göz yok.
Üçüncü ülke yok.
Türkiye’nin üzerinde hakemlik yapan harici bir mekanizma yok.
Çünkü mesele bizim.
Acı bizim.
Şehit bizim.
Toprak bizim.
Meclis bizim.
Ve irade de bizim.
Ortadoğu’nun son yüz yılına baktığımızda etnik, mezhebi ve toplumsal fay hatlarının ne kadar kolay biçimde dış müdahalelerin aparatına dönüştürülebildiğini görüyoruz.
Suriye bunun bedelini ödedi.
Irak bunun bedelini hala ödüyor.
Lübnan yıllarca bunun sancısını yaşadı.
Bölgemizin kendi meselelerini kendi siyasi ve toplumsal mekanizmaları içerisinde çözebilme kapasitesi arttıkça, harici müdahalelerin hareket sahası da daralacaktır.
Terörsüz Türkiye’nin bölgesel anlamı biraz da burada yatıyor.
Türkiye sorun çözme kapasitesini de millîleştiriyor.
Bu cümlenin altını özellikle çiziyorum.
Çünkü egemenlik bazen sınırı korumaktır.
Bazen gökyüzünü korumaktır.
Bazen ekonominizi korumaktır.
Bazen de kendi meselenizin çözümünü başka başkentlerin inisiyatifine bırakmamaktır.
Yıkımın maliyetinden istikbalin inşasına
Elbette önümüzde hassas bir süreç bulunuyor.
Silahların bırakılması ve tasfiye sürecinin sahada güvenlik kurumlarımız tarafından teyit edilmesi, hukuki mekanizmaların buna paralel ve titizlikle işletilmesi gerekiyor.
Provokasyonlar olabilir.
Dezenformasyon olacaktır.
Türkiye’nin kendi meselesini kendi imkânlarıyla çözmesinden rahatsızlık duyacak çevreler de çıkacaktır.
Devlet aklı zaten tam da böyle zamanlarda kendisini gösterir.
Romantizme kapılmadan…
Hafızayı kaybetmeden…
Şehitlerimizin emanetini unutmadan…
Hukukla, millet iradesiyle, ferasetle ve devlet ciddiyetiyle.
Çünkü Terörsüz Türkiye’nin sonunda kazanan tek bir siyasi parti olmayacak.
Kazanan Ankara olacak.
İstanbul olacak.
Van olacak.
Trabzon olacak.
Diyarbakır olacak.
Gaziantep olacak.
Balıkesir, Hakkari, İzmir, Bolu, Edirne, Şırnak olacak.
Kazanan 86 milyon olacak.
Kazanan Türkiye Cumhuriyeti olacak.
6 Şubat’tan sonra 11 şehrini yeniden ayağa kaldırabilen bir devletin, yarım asırlık terör yükünü omuzlarından indirdiğinde neleri inşa edebileceğini düşünün.
Belki de bütün meselenin özü burada saklıdır.
Türkiye artık enerjisini yıkımın maliyetine harcamak yerine, istikbalinin inşasına tahsis etmek istiyor.
Üstelik bunu yaparken başka bir başkentin hakemliğine müracaat etmiyor.
Üçüncü göz çağırmıyor.
Kendi Meclisine güveniyor.
Kendi kurumlarına güveniyor.
Kendi milletinin irfanına güveniyor.
Türkiye bugün tam olarak bunu yapıyor.