Kırım kimin vatanı, kimin siyasi kartı?
“Asıl halk”, “otokton halk” ve “ulusal azınlık” kavramları çoğu zaman birbiriyle karıştırılıyor. Oysa bunlar aynı şeyi ifade etmiyor.
Otoktonluk, bir halkın belirli bir toprakla olan tarihini ve kadim bağını anlatıyor.
Ulusal azınlık ise bir devlet içinde nüfusu veya siyasi açıdan baskın olmayan bir kesimi ifade etmektedir. Bir halk başka bir ülkeden göç etmiş bir topluluk da olabilir, yüzyıllardır o topraklarda yaşayan bir halk da. Bu nedenle her azınlık asıl halk değildir.
Ancak bir asıl halk, bulunduğu ülkede aynı zamanda azınlık konumunda olabilir. Birleşmiş Milletler de azınlıklar için uluslararası alanda tek ve kesin bir nüfus tanımı bulunmadığını özellikle belirtiyor.
Bir de “asıl ve küçük halklar” kavramı var. Bu, özellikle Rusya’nın hukuk sisteminde önem taşıyor.
Rusya Federsayonu’nda özel yasal koruma, genel olarak tüm asıl halklara değil, sadece “asıl küçük halklar” olarak tanımlanan gruplara uygulanıyor.
Federal yasaya göre bunun temel ölçütlerinden biri nüfusun 50 bin kişinin altında olması. Bu halklar için geleneksel yaşam biçiminin, ekonomik faaliyetlerin, kültürün ve geleneksel yaşam alanlarının korunmasına yönelik bazı haklar tanınması gözde tutuluyor.
Bu sistemin dikkat çekici tarafı tam da burada ortaya çıkıyor. Rusya Anayasası’nın 69. maddesi “asıl küçük halkların” haklarının korunmasından söz etmekte.
Fakat Rus hukukunda özel koruma mekanizmasının merkezine yerleştirilen kategori 50 bin kişilik nüfus sınırıyla tanımlanıyor. Böylece tarihi olarak asıl olan, fakat nüfusu bu sınırın üzerinde bulunan halklar aynı hukuki kategoriye giremiyor.
Günümüzde Kırım Türkleri’nin yarımadadaki nüfusunun 250-300 bin civarında kalması, tarihsel bir adaletsizliğin ve demografik müdahalenin doğrudan sonucudur.
1783’ten itibaren başlatılan zorunlu göçler ve 1944 Kırım Tatar Türkleri’nin Sürgünü yaşanmasaydı, ayrıca Sovyet/Rusya politikalarıyla yarımadaya dalga dalga Rus yerleşimciler taşınarak demografik yapı dönüştürülmeseydi, bu sayı bugün katbekat fazla olacaktı.
Dolayısıyla hem yapay biçimde azınlık konumuna düşürülüp, hem de 50 bin nüfus barajının üzerinde kalındığı gerekçesiyle asıl haklarından mahrum bırakılmak, çifte bir tarihsel haksızlık üretmektedir.
Geniş anlamda asıl halk kavramı yerine devletin belirlediği dar bir “küçük halk” kategorisi üzerinden hak tanımlanması, mantıksal ve hukuki bir çelişkidir.

Uluslararası hukuk ülkeler arasındaki ilişkileri düzenlemek ve halkların temel haklarını korumak için üretilmiş ortak kurallar mekanizmasıdır. Eskiden, özellikle geçen yüzyıldaki büyük savaşların ardından devletler çatışmaları önlemek için bu kurallara daha çok başvururdu.
Günümüzde ise uluslararası hukuk ciddi bir krizde. Kuralların yaptırım gücü zayıflamış, hukukun yerini büyük oranda gücün dengeleri almıştır.
Halbuki bu sistem, hiçbir ülkenin siyasi çıkarına bakmadan tarafsız bir hakem gibi çalışması gerekiyor.
Ancak uygulamada devletler uluslararası hukuku yalnızca kendi işlerine geldiğinde hatırlamakta, çıkarlarıyla çeliştiğinde ise görmezden gelmektedir.
Bu durumun en somut örneklerinden birini Kırım meselesinde görebiliriz. Gerek Rusya gerekse Ukrayna, uluslararası hukuk söylemini çoğunlukla kendi siyasi pozisyonlarını meşrulaştırmak için araçsallaştırmaktadır. Oysa uluslararası hukuki metinler Kırım Tatar Türkleri’nin ve onların haklarını açıkça tanımaktadır. Dolayısıyla meselenin özü - uluslararası hukukun sadece devletlerin kendi çıkarlarına hizmet ettiğinde değil, Kırım Tatar Türkleri’nin hakları söz konusu olduğunda da tutarlı ve adil bir biçimde uygulanıp uygulanmadığıdır.
Uluslararası yaklaşım ise daha geniştir. Birleşmiş Milletler, yerli halkları yalnızca nüfuslarının azlığı üzerinden değerlendirmiyor.
Tarihi süreklilik, atalarının topraklarıyla güçlü bağ, ayrı kültürel ve sosyal kurumlar, kimliğini koruma iradesi ve kendi topluluğunun kendisini nasıl tanımladığı gibi unsurlar dikkate alınıyor.
Çünkü asıl halkların karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, doğrudan kendilerini ilgilendiren kararlarda yeterince temsil edilmemeleri ve görüşlerinin alınmamasıdır.
Kırım Türkleri açısından bu ayrım son derece önemlidir. Kırım Tatar Türkleri Kırım’ın tarihi ve otokton halkıdır. Fakat bu halkın hukuki statüsü uzun yıllar boyunca bölgesel aktörlerin siyasi konjonktürüne kurban edilmiştir.
Örneğin Ukrayna, bağımsızlığını ilan ettikten ancak 30 yıl sonra - ve Kırım işgal edildikten çok sonra, adeta yumurta kapıya dayandığında -2021 yılında “Ukrayna'nın Asıl Halkları Hakkında Kanunu” kabul etmiştir.
Yıllarca tehir edilen bu hakkın ancak siyasi bir sıkışmışlık anında tanınmış olması, devletlerin bu kavramı ne kadar araçsallaştırdığını gösteren çarpıcı bir örnektir.
Dolayısıyla mesele, devletlerin lütfettiği mevzuatlar ya da konjonktürel adımlar değil. Kırım Türkleri’nin tarihi vatanı, kimliği, dili, kültürü ve gelecek nesilleriyle doğrudan kurduğu kopmaz bağdan ibarettir.
Birleşmiş Milletler Asıl Halkların Hakları Bildirgesi’nin 18. maddesi, asıl halkların kendilerini ilgilendiren karar süreçlerine kendi seçtikleri temsilciler aracılığıyla katılma hakkını tanımakta.
19. madde ise devletlerin, onları doğrudan etkileyen kararlar öncesinde asıl halklarla iyi niyetli biçimde istişare etmesini öngörüyor.
Ancak onların görüşünün göstermelik biçimde alınması yeterli değildir. Bazı durumlarda uluslararası standartlar özgür, önceden ve bilgilendirilmiş rızanın aranmasını öngörür.
O halde asıl soru şu: Kırım söz konusu olduğunda, Rusya veya Ukrayna tarafından Kırım Tatarlarıyla yapılan istişareler ne ölçüde gerçekten iyi niyetli, kapsayıcı ve halkın gerçek iradesini yansıtan istişarelerdir?
Bu soru özellikle önemli. Çünkü işgal altındaki Kırım’da yaşayan Kırım Türkleri’nin özgürce örgütlenmesi, siyasi görüşlerini açıklamaları ve temsilcilerini denetlemeleri ciddi biçimde kısıtlanmıştır.
Böyle bir ortamda halkın tamamının güncel iradesini açıkça ortaya koyabildiğini varsaymak mümkün değildir.
Diğer taraftan, tarihsel meşruiyete sahip olan Kırım Tatar Milli Meclisi (KTMM) gibi yapıların durumuna bakıldığında da benzer bir temsil sorunu göze çarpmaktadır.
Bugün sahadan uzakta, karar mekanizmalarının yalnızca birkaç kişinin şahsi tasarrufuna sıkıştığı ve demokratik katılım kanallarının daraldığı bir yapıda, dışarıdaki aktörlerin aldığı her kararın otomatik olarak Kırım'da yaşayan tüm halkın güncel ve ortak iradesi olduğunu varsaymak da aynı derecede yanıltıcıdır.
Bu durumda meselenin temelini görmek çok önemli. Kırım’ın geleceği hakkında karar alınırken Kırım Tatar Türkleri’nin görüşü ne ölçüde gerçekten belirleyici bir unsur olarak masadadır?
Kırım, Kırım Türkleri’nin sadece geçmişi değil, aksine kolektif kimliklerinin ve gelecek tasavvurlarının merkezidir.
Bu nedenle Kırım hakkında karar veren hiçbir aktör, Kırım Türkleri’ni yalnızca kendisi için uygun olduğunda hatırlanan "siyasi kart" ya da kağıt üzerinde bir “asıl halk” olarak görmeye hakkı yoktur.
Madem ki, asıl halk kavramının uluslararası hukukta gerçekten bir anlamı var, o zaman bunun en temel karşılığı şudur:
Kırım’ın geleceği hakkında Kırım Tatar Türkleri olmadan karar verilmemelidir.