NATO artık Türkiye'yi konuşmuyor... Türkiye ile plan yapıyor
NATO zirvelerini uzun yıllar takip edenler bilir.
Eskiden Türkiye'nin adı daha çok kriz başlıklarında geçerdi.
Kimi zaman Ege.
Kimi zaman Kıbrıs.
Kimi zaman Suriye.
Son yıllarda ise S-400, F-35 ve CAATSA yaptırımları...
Ankara Zirvesi ise farklı bir tablo ortaya koydu.
Bu kez masadaki temel soru, "Türkiye sorun mu?" değildi.
Asıl soru, "Türkiye olmadan yeni güvenlik mimarisi kurulabilir mi?" oldu.
İşte zirvenin en önemli çıktısı da burada yatıyor.
Bugün NATO yalnızca askeri bir ittifak olmaktan çıkıyor. Ukrayna savaşıyla birlikte üretim yapan, teknoloji geliştiren, tedarik zincirini yöneten ve savunma sanayisini stratejik bir güç unsuruna dönüştüren yeni bir yapıya evriliyor. Artık sadece kaç askere sahip olduğunuz değil; kaç mühimmat üretebildiğiniz, ne kadar hızlı teslimat yapabildiğiniz ve savaşın ilk gününden son gününe kadar üretimi sürdürebildiğiniz önem kazanıyor. Ankara Zirvesi bu dönüşümün ilanı niteliğindeydi.
Coğrafya değişmedi, değeri arttı
Türkiye'nin jeopolitiği yeni değil.
Karadeniz'in kıyısında...
Kafkasya'nın kapısında...
Orta Doğu'nun tam merkezinde...
Akdeniz'in en uzun kıyılarından birine sahip...
Ancak değişen, bu coğrafyanın stratejik değeri.
Rusya-Ukrayna Savaşı Karadeniz'i yeniden NATO'nun ön cephesi haline getirdi.
İran ile yaşanan gerilim Orta Doğu'yu yeniden küresel güvenlik denkleminin merkezine taşıdı.
Enerji koridorları, tahıl yolları, göç hareketleri ve kritik ticaret hatları Türkiye'yi yalnızca bir geçiş ülkesi olmaktan çıkarıp bir güvenlik ekseni haline getirdi.
Haritalar değişmedi.
Ama haritaların anlamı değişti.
NATO'nun ihtiyacı olan ülke
Bir başka önemli değişim de savunma sanayiinde yaşanıyor.
Yaklaşık on yıl önce Türkiye daha çok dışarıdan sistem satın alan bir ülke olarak görülüyordu.
Bugün ise İHA ve SİHA teknolojilerinden elektronik harbe, uzun menzilli füze projelerinden mühimmat üretimine kadar geniş bir alanda üretici konumunda.
Ankara Zirvesi'nde konuşulan başlıklara bakıldığında NATO'nun öncelikleriyle Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği kabiliyetlerin önemli ölçüde örtüştüğü görülüyor. İttifak; mühimmat, hava savunması, insansız sistemler, ortak üretim ve tedarik zincirini güçlendirmeye yönelirken, Türkiye de tam bu alanlarda öne çıkan kapasitelere sahip bulunuyor.
Bu nedenle Türkiye artık sadece "güney kanadını koruyan müttefik" değil.
Üreten...
Tedarik eden...
Teknoloji geliştiren...
İhracat yapan bir ortak.
F-35 dosyası buzları eritir mi?
Zirvenin diplomatik boyutu da en az askeri kararlar kadar önemliydi.
ABD ile ilişkilerde uzun süredir kilit oluşturan F-35 ve CAATSA dosyalarının yeniden konuşulmaya başlanması, Ankara ile Washington arasında yeni bir diyalog zemini oluşabileceğine işaret ediyor. Ancak bunun kolay bir süreç olmayacağı da açık. Kongre'nin tutumu, S-400 meselesi ve Amerikan iç siyasetindeki dengeler hâlâ masada duruyor.
Benzer durum Avrupa Birliği için de geçerli.
Avrupa yeniden silahlanıyor.
Savunma bütçelerini artırıyor.
Ortak üretim projeleri geliştiriyor.
Fakat bütün bunları Türkiye'yi dışlayarak yapmasının gerçekçi olmadığı artık daha yüksek sesle dile getiriliyor. Avrupa'nın güvenlik mimarisinin Türkiye'nin coğrafi, askeri ve endüstriyel kapasitesini dikkate almadan sürdürülebilir olmayacağı yönündeki değerlendirmeler zirvede açık biçimde hissedildi.
Gücün yeni tanımı
Bir ülkenin büyüklüğü yalnızca nüfusuyla ölçülmez.
Yalnızca ekonomisiyle de...
Asker sayısıyla hiç değil.
Gerçek güç; coğrafyayı, tarihi, sanayiyi, teknolojiyi ve diplomatik ağırlığı aynı potada buluşturabilmektir.
Türkiye bugün yaklaşık 90 milyona yaklaşan nüfusu, genç iş gücü, gelişen savunma sanayisi, üç kıtanın kesişimindeki jeopolitik konumu ve NATO'nun ikinci büyük ordusuyla bu unsurların önemli bölümünü aynı anda taşıyan az sayıdaki ülkeden biri.
Bu avantajlar doğru kullanıldığında Türkiye sadece NATO'nun güvenliğine katkı sunan bir ülke değil, Avrupa'nın güvenlik geleceğini şekillendiren aktörlerden biri olabilir.
Asıl sınav şimdi başlıyor
Ankara Zirvesi bir sonuç değil.
Bir başlangıç.
Türkiye açısından bundan sonraki mesele, zirvede oluşan diplomatik atmosferi kalıcı ortaklıklara dönüştürebilmek.
Washington ile sorunları yönetebilmek.
Brüksel ile güven temelinde yeni bir sayfa açabilmek.
Savunma sanayisindeki üretim kapasitesini daha ileri teknolojiyle buluşturabilmek.
Çünkü uluslararası sistemde ülkeler, kendilerine verilen rolle değil, üstlenebildikleri rolle yükselir.
Ankara Zirvesi, Türkiye'ye yeni bir rol teklif edildiğini gösterdi.
Şimdi cevap verilmesi gereken soru şu:
Türkiye bu yeni rolün sadece parçası mı olacak, yoksa onu şekillendiren ülkelerden biri olmayı başarabilecek mi?