Gönül Coğrafyamızın ve Fikir Dünyamızın Mimarlarıyla Baş Başa

YAYINLAMA:

İnsanın fikir dünyası, sadece okuduğu kitaplardan değil, ruhunu emziren o büyük pınarlardan şekillenir. Benim de içsel yolculuğumda, ne zaman ümmetin dertleriyle dertlensem, ne zaman bu kadim toprakların yükünü omuzlarımda hissetsem, adımlarıma yön veren, kalbimi sabitleyen muazzam bir şuur silsilesi rehberlik eder. Bu rehberlik, coğrafi sınırları yıkan evrensel bir düşünce ortaklığıdır; sadece felsefi bir duruş değil, bir varoluş, bir aksiyon, bir muallimlik ve bir adanmışlık ahlakıdır.


Bizim köklerimiz, taşın kalbini eriten o muazzam dava şuuruyla yoğrulmuştur. Ne zaman adaleti ve merhameti kuşanıp yollara düşecek olsam, Mehmet Akif Ersoy’un o tertemiz, riyasız Asım’ın nesli ülküsü gelir durur başucumda. Akif’ten devraldığımız o sarsılmaz iman ve dert, bizi sömürgeci dünyanın sahte parıltılarına karşı uyanık tutar. Bu uyanıklığı bir estetik ve başkaldırı ahlakına dönüştüren ise Necip Fazıl Kısakürek’tir. Ondan öğrendiğimiz "Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuuru, üstlendiğimiz her idari ve sivil görevde arkamıza bakmadan, "ben varım" diyebilme cesaretini aşılar.
Bu yolun, karakterimizi ve şahsiyetimizi inşa eden asıl büyük omurgası ise muallimlerin muallimi Mahir İz Hoca'dır. Ondan miras kalan o kadim "yılların izi", bize sadece talebe yetiştirmeyi değil, hayatı bir iman ve ahlak mektebi olarak görmeyi öğretmiştir. Gönül dünyamıza tasavvufun nezaketini, ilmin izzetini ve ümmetin dertleriyle hakiki manada hemhal olmayı nakış nakış işleyen ise Mahmud Esad Coşan Hoca'dır. İlim ile irfanı, tefekkür ile aksiyonu birleştiren o ufkunda; hem modern dünyanın gidişatını doğru okumayı hem de ümmet coğrafyasının en ücra köşesindeki bir yetime dahi el uzatacak o teşkilatçı, merhametli ve vakur şuuru buluruz.


Zihnimi modernitenin karmaşasından ve Doğu-Batı çatışmasının tuzaklarından koruyan, bana entelektüel namusu öğreten ise fildişi kuleden tefekkürün zirvesine tırmanan Cemil Meriç’tir. Bize idraklere giydirilen deli gömleklerini yırtmayı öğreten Meriç'in izinde, Doğu’nun ve Batı’nın tüm birikimini asil bir süzgeçten geçiririz. Bu entelektüel duruşu, devlet adamlığının ve İslamcılığın ilkeli duruşuyla perçinleyen ise sadrazamlık makamında bile ümmetin istikbalini düşünen Said Halim Paşa'dır. Onun "Buhranlarımız" diyerek teşhis ettiği o büyük medeniyet krizine karşı önerdiği reçete, bugün de idari ve siyasi ufkumuzun en berrak yol haritasıdır.


İşte bu yerli kökler, bizi evrensel bir düşünce anlaşmasına ve küresel bir ümmet ufkuna taşır. Bizim ufkumuz sadece Anadolu ile sınırlı kalmaz; sınırları aşan o büyük düşünce ortaklığının tam merkezine yerleşir. Ne zaman adalet ve özgürlük desek, Avrupa'nın ortasında İslam'ın izzetini ve asaletini bayraklaştıran bilge lider Aliya İzzetbegoviç'in sesini duyarız kalbimizde. "Köle olmayacağız" diyen o duruş, Doğu ve Batı arasında İslam'ın özgün ufkunu çizen o berrak akıl, bize devlet adamlığının ahlaki sınırlarını öğretir.


Bu uyanışın teşkilatçı ve fedakar ruhunu, hayatını ümmetin yeniden inşasına adayan Hasan el-Benna’nın ilkeli mücadelesinde; modern çağın cahiliye karanlığına karşı kelimelerini birer adalet manifestosuna dönüştüren Seyyid Kutub’un sarsılmaz imanında buluruz. İslam'ın bir dünya nizamı, bir hayat nizamı olduğunu entelektüel bir derinlikle haykıran Mevdudi’nin sistem kurucu zihni ile ilmi sığlığa ve taklitçiliğe karşı ümmeti her daim uyanık tutan Ebul Hasan en-Nedvî’nin o vakur ve asil uyarısı, düşünce dünyamızın kıtalar arası köprüleridir. Bu küresel koroya, sömürgeci dünyaya karşı İslam'ın uyanış çığlığını şiirle, felsefeyle ve aşkla üfleyen Muhammed İkbal eşlik eder. İkbal’in "Gözlerini aç, toprağa, sulara, havaya bak; Güneşin doğuşuna bak!" nidası, bizim mazlum coğrafyalarda aradığımız o yeni şafağın müjdecisidir. Hepsi aynı büyük hakikatin, aynı kelime-i tevhidin ve aynı medeniyet tasavvurunun farklı iklimlerdeki yankılarıdır.


Bu derinlikli fikir nizamını toprağa ve Anadolu’ya bağlayan ise Nurettin Topçu’nun "İsyan Ahlakı"dır. Bizim hareketimiz, bencilce bir yükselme hırsı değil; millete, ümmete ve Allah’a adanmış bir hareket felsefesidir. Bu toprakların sosyolojik gerçeğini, milli ve yerli bir harçla kurma çabasını ise Ziya Gökalp’in sistem kurucu zihninde ve medeniyet arayışında okuruz.
Ve tam bu noktada, bu ihya ve duruş ahlakını hayatıyla, şehadetiyle ve o tavizsiz yiğitliğiyle taçlandıran Muhsin Yazıcıoğlu durur gönül dünyamızın en müstesna köşesinde... Onun "Düz yaşayacağız, dik duracağız, doğru gideceğiz" sözü, sadece siyasete değil, ömre verilmiş bir istikamet sözüdür. Muhsin Başkan’ın o karlı dağları aşan ümmet sevdası, bize Ankara'nın soğuk koridorlarında bile kalbimizi nasıl sıcak ve merhametli tutmamız gerektiğini fısıldar.
İşte bu büyük yürüyüş, Necmettin Erbakan Hocamızın şahsında bir kuru iddia olmaktan çıkıp, ümmetin iktisadi, siyasi ve kalbi birliği için somut bir vizyona, bir "Milli Görüş" uyarılışına dönüşmüştür. Erbakan’ın vizyonu, bize ufkun sadece kendi sınırlarımız olmadığını, tüm mazlum coğrafyaların saadetini hedefleyen küresel bir adalet nizamı kurmak zorunda olduğumuzu öğretmiştir. Bu aksiyonun entelektüel köşe taşlarını ise İsmail Kara’nın o titiz ve vakur çalışmalarında buluruz; Türkiye’deki İslami düşüncenin modernleşme rüzgarlarına karşı nasıl dirençli bir hafıza inşa ettiğini onun satırlarında fark ederiz.
 

Bu yolun bir de şiirle, kelamla, kalple örülen o dervişane ve asil cephesi vardır:
Sezai Karakoç’un "Diriliş" muştusu, bize yenilgi yenilgi büyüyen bir zaferin olduğunu ve ne olursa olsun kaderin üstünde bir kaderin bulunduğunu fısıldar. Kudüs’ü yüreğinde bir saat gibi taşıyan Nuri Pakdil’in o dik ve tavizsiz "Edebiyat" duruşu, bize kelimelerin de birer kurşun, birer kale olduğunu öğretir. Ve nihayet, İsmet Özel’in o sarsıcı sesiyle kendimize geliriz; onun dizelerinde saklı olan o amansız "Esenlik Bildirisi", bizi bu dünyayla uzlaşmaktan alıkoyan, her daim zinde ve tetikte tutan bir inanç manifestosudur.
İşte benim yürüdüğüm yol; Akif’in hüznü, Necip Fazıl’ın öfkesi, Mahir Hoca'nın izi, Esad Coşan Hoca'nın irfanı, Meriç'in idraki, Said Halim Paşa'nın vakarı, Aliya'nın bilgeliği, İkbal'in aşkı, Benna'nın fedakarlığı, Nedvî'nin basireti, Topçu’nun ahlakı, Erbakan’ın davası, Muhsin Başkan'ın yiğitliği ve Karakoç’un diriliş muştusuyla harmanlanmış, büyük bir düşünce anlaşmasının vücut bulmuş halidir.
Bizler, bu devasa çınarların gölgesinde büyüyen, onların bıraktığı mukaddes emaneti Afrika’nın en ücra köşelerinden, idari hayatımızın her bir kademesine kadar taşımaya ahdetmiş neferleriz. Bu inanç birliği, bu küresel fikir ortaklığı, sadece geçmişe övgü değil; yarına yürürken sığınacağımız en güvenli, en yerli ve en evrensel limandır.