Ümmet Birdir: Akan Kanın, Dökülen Gözyaşının Adı Yoktur
Bugün İslam coğrafyasına baktığımızda karşımıza çıkan manzara, sadece siyasal krizlerden ibaret değildir. Bu tablo, aynı zamanda zihnî bir dağılmanın, ahlâkî bir çözülmenin ve medeniyet iddiasının zayıflamasının da göstergesidir. Oysa Müslüman birey, sosyal ve siyasal meselelere yaklaşımında zihnî ve ahlâkî çerçevesini İslam’ın kurucu referansları doğrultusunda kurmakla mükelleftir.
Bu çerçevenin temelinde edille-i şer‘iyye yer alır. Şer‘î deliller, yalnızca bireysel dindarlığın değil; toplumsal düzenin, siyasal tasavvurun ve medeniyet anlayışının da kurucu zeminini oluşturur. Bu yüzden Müslümanca düşünmek, sadece bir inanç meselesi değil; aynı zamanda bir dünya tasavvuru meselesidir.
Tarih boyunca İslam düşüncesi, farklı coğrafyalarda zengin yorumlar üretmiş; mezhebî farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ancak bu farklılıklar hiçbir zaman hakikatin parçalanması anlamına gelmemiştir. Aksine, hakikatin farklı biçimlerde anlaşılması olarak değerlendirilmiştir. Çünkü İslam düşüncesinde esas olan, parçalanma değil; vahdettir.
Vahdet ise sadece siyasî bir birlik değildir. Aynı zamanda bir ontoloji, bir epistemoloji ve bir tarih bilincidir. Bu yüzden İstanbul merkezli İslamcı düşünce, modern dünyanın parçalanmış yapısına karşı ümmetin müşterek hafızasını ve medeniyet iddiasını yeniden hatırlatmayı amaçlamıştır. İstanbul burada sadece bir şehir değil; sürekliliğin, merkeziliğin ve medeniyet ufkunun sembolüdür.
Bugün yaşanan krizler, bu vahdet fikrinin ne kadar hayati olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü bu coğrafyada akan kanın adresi değişse de acının mahiyeti değişmemektedir.
Nitekim Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri, bu hakikati çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır:
“İçim kan ağlayarak soruyorum; İsfahan’da, Tebriz’de, Tahran’da dökülen gözyaşlarının Erbil’de, Amman’da, Bağdat’ta, Beyrut’ta, Sana’da, Doha’da, Riyad’da ve bölgemizin diğer kardeş şehirlerde dökülenlerden ne farkı var?
Katliam şebekesinin gözünde adımızın Ali olmasının, Ömer olmasının, Ayşe, Zeynep, Hasan, Hüseyin olmasının ne farkı var?
İster İran’da ister Körfez’de olsun, atılan her füzeyle zarar gören, vurulan, kanayan biz değil miyiz? Hiçbir ilke, değer gözetmeyen saldırganların nazarında Şii veya Sünni olmamızın, Türk, Kürt, Arap ya da Farisi olmamızın Allah aşkına bir farkı var mı?”
Bu sorular aslında bir gerçeği yüzümüze çarpmaktadır:
Acının mezhebi yoktur.
Gözyaşının milliyeti yoktur.
Ve zulmün karşısında parçalanmışlık, sadece zulmü büyütür.
Nitekim Necmettin Erbakan’ın “İslam Birliği” çağrısı, bu dağınıklığın aşılması için ortaya konmuş somut bir siyasal perspektiftir. Aynı şekilde Sezai Karakoç, ümmetin dirilişini medeniyetin yeniden inşasıyla birlikte düşünürken; İsmet Özel, Müslüman kimliğin herhangi bir ideolojiye indirgenemeyecek kadar derin bir varoluş meselesi olduğunu vurgular.
Bu düşünce çizgisi, Nurettin Topçu’nun ahlâkî sorumluluk anlayışı ve Cemil Meriç’in medeniyet-idrak eleştirisiyle daha da derinleşir. Mahmud Esad Coşan ise bu çerçeveye manevî bir boyut kazandırarak, ümmet bilincinin kalpten başlayan bir inşa süreci olduğunu hatırlatır.
Çünkü mesele sadece dışarıdaki düşman değildir. Asıl mesele, içeride kaybedilen birlik duygusudur.
Bu yüzden Müslüman birey, geçmişte yaşanan hatalar karşısında adaleti esas almak zorundadır. Zulüm kimden gelirse gelsin reddedilmelidir. Hiçbir haksızlık, başka bir haksızlıkla meşrulaştırılamaz.
Ancak bu adalet anlayışı, Müslümanların birbirini terk etmesini değil; aksine birbirini ıslah etmesini gerektirir. Müslüman, hatalı da olsa kardeşini bütünüyle dışlamaz. Özellikle dış tehditler karşısında onu yalnız bırakmaz. Çünkü ümmet bilinci, ayrılıkların üzerinde bir sorumluluk alanıdır.
Bugün en büyük tehlike, mezhebî ve etnik farklılıkların bir ayrışma aracına dönüştürülmesidir. Bu durum, İslam dünyasını zayıflatmakta ve dış müdahalelere açık hale getirmektedir.
Oysa birlik, romantik bir ideal değil; tarihsel bir zorunluluktur.
Son söz ise aslında baştan beri bellidir:
Ümmet birdir.