Vali Gölgesinde Adalet Sınavı

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

5 Ocak 2020’den bu yana kayıp olan genç bir üniversite öğrencisinin, Gülistan Doku’nun akıbeti, sadece bir aileyi değil, toplumun geniş kesimlerini de derin bir şüphe ve güvensizlik duygusuyla baş başa bıraktı.

Bugün gelinen noktada ise o dosyada yeni ve sarsıcı bir eşik aşıldı. Eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel hakkında “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” iddiasıyla soruşturma başlatılması ve gözaltı kararı verilmesi, Türkiye’de alışıldık reflekslerin dışına taşan bir gelişme olarak kayda geçti. Üstelik bu sürecin, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin talimatıyla başlatılmış olması, devletin kendi içindeki denetim mekanizmalarının çalıştırıldığına dair önemli bir işaret niteliği taşıyor.

Türkiye’de uzun yıllar boyunca kamuoyunda yer etmiş bir kanaat vardı: “Devlet görevlileri, hele ki üst düzey bürokratlar, çoğu zaman soruşturma dışıdır.” Bu kanaat, yalnızca bir algı değil, aynı zamanda adalet duygusunu aşındıran bir gerçeklikti. Çünkü adalet, ancak herkes için eşit işlediğinde anlam kazanır. Aksi durumda hukuk, bir kesim için koruyucu zırh, diğer kesim için ise erişilmesi zor bir ideal haline gelir.

İşte bu nedenle, bir valinin —yani devletin en görünür temsilcilerinden birinin— gözaltına alınması, olayın hukuki boyutundan bağımsız olarak toplumsal psikoloji açısından kritik bir kırılmadır. Bu kırılma, “dokunulmazlık” zırhının aslında sanıldığı kadar kalın olmadığını gösterir. Daha açık söylemek gerekirse: Vali de olsanız, makamınız ne kadar yüksek olursa olsun, eğer bir suç isnadı varsa ve buna dair ciddi şüpheler oluşmuşsa, hukuk kapınızı çalar.

Bu durumun altını özellikle çizmek gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca bir kişinin suçlu olup olmadığı meselesi değildir. Mesele, sürecin nasıl işlediğidir. Soruşturma açılabiliyor mu? Deliller incelenebiliyor mu? Şüpheli konumundaki kişi, statüsüne bakılmaksızın adli sürece tabi tutulabiliyor mu? Eğer bu soruların yanıtı “evet” ise, o zaman orada hukuk devletinin nefes aldığını söyleyebiliriz.

Elbette burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus daha var: Masumiyet karinesi. Hiç kimse hakkında yargı kararı kesinleşmeden hüküm verilemez. Tuncay Sonel için de geçerli olan budur. Ancak bu ilke, soruşturma yürütülmesine engel değildir; aksine, sağlıklı bir soruşturmanın yürütülmesi, masumiyetin ya da suçun ortaya konulmasının tek yoludur.

Bu tür dosyalarda asıl belirleyici olan şey, sürecin şeffaflığı ve kararlılığıdır. Türkiye’de geçmişte birçok olay, tam da bu iki unsur eksik olduğu için toplumsal hafızada “karanlık dosya” olarak yer etti. İnsanlar sadece adaletin sağlanmasını değil, aynı zamanda adaletin sağlandığını görmeyi ister. Çünkü güven dediğimiz şey, soyut bir kavram değil; somut süreçlerin, şeffaf uygulamaların ve tutarlı kararların birikimiyle oluşur.

Bugün Gülistan Doku dosyasında yaşanan gelişme, eğer sonuna kadar götürülürse, işte tam da bu güvenin yeniden inşasına katkı sunabilir. Çünkü vatandaşın devlete bakışı, büyük ölçüde bu tür kritik dosyalarda verilen sınavlarla şekillenir. Eğer devlet, kendi içinden bir ismi dahi soruşturabiliyorsa, bu şu mesajı verir: “Hiç kimse hukukun üstünde değildir.”

Bu mesajın değeri küçümsenmemelidir. Zira Türkiye’de adalet duygusunun zedelendiği her an, sadece bireyler değil, toplumsal bağlar da zarar görür. İnsanlar, haklarını aramak yerine susmayı tercih etmeye başlar. Şüphe, yerini kabullenişe bırakır. Ve en tehlikelisi, “nasıl olsa değişmez” duygusu yaygınlaşır.

Oysa hukuk, tam da bu duyguyu kırmak için vardır.

Bugün atılan adım, eğer siyasi ya da bürokratik hesaplara kurban edilmez, eğer süreç titizlikle ve bağımsız şekilde yürütülürse, sadece bir dosyanın değil, bir zihniyetin de dönüşümüne katkı sağlayabilir. Çünkü adaletin en güçlü olduğu an, güçlü olanın da hesap verdiği andır.