ULUCAMİ’DE KİM VAR?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

“Tek bir kişinin senin irşadınla Müslüman olması, en değerli ganimet olan kızıl develerin sana verilmesinden hayırlıdır.”

                                                                                                                     (Hadis-i Şerif)

 

 Bir öğle vakti Bursa’nın kalbine yani Ulucami’ye doğru yol alıyorum. Vuslatı adımlamanın ardından o enfusi mekânı solumanın neşesi kaplıyor içimi. İşte her defasında başımı döndürmeyi başaran o yerdeyim. Yıldırım’ın yâdigârı Ulucami.

Burası Kabe-i Muazzama, Mescid-i Nebevi, 59 yıl sonra ilk defa 28 Şubat’tan beri işgalci İsrail’in 41 gün kapalı tutmasının acısıyla yüreğimizi yakan Mescid-i Aksa ve Şam Emeviye Camii’nden sonra 4. makam. Burada yapılan dualar atlastan mendillere konulup da gökyüzüne yükseliyor gibi nazenin, edebî…

 Hatların en eskimezinde Üftade Hazretleri’nin dediği gibi;

“Ey Ulucami! Ey büyüklerin toplandığı mekân! Gece gündüz seni ziyaret edenlere müjdeler olsun!” 

Meleklerin çepeçevre kuşattığı uhrevî camide namaz sonrası hat sergisine yeniden nazar ederken dikkatimi havuz başında kurulmuş bir kitaplık çekiyor. Heyecan kaplıyor içimi birden. Doğru mu gördüğüm? Süleymaniye ve Ayasofya Camii’nin kutlu erleri buraya mı geldi?

 Evet, ta kendileri.

Buyurun lafı uzatmadan yanlarına gidip KİM ile tanışalım. 

Kültürlerarası İletişim Merkezi. Gönüllülük esasına dayanan bu mühim vakıf, 2010’dan beri tebliğ ve irşad vazifesini ifa etmekte. Tebliğ, Peygamber Efendimizin Allah’tan (cc) aldığı bilgiyi, emir ve yasakları insanlara duyurması demek. İrşad ise doğru yola yani İslam’a davet anlamına geliyor. Emr-i bi’l-ma’rûf nehyi ani’l münker (İyiliyi emredip kötülükten men etme).  Peygamberimiz (sav) bu kutlu görevi ömrünün sonuna kadar devam ettirirken uzak diyarlara da Musab b. Umeyr gibi kendisi ve hitabeti güzel seçkin sahabilerini gönderirdi. 

“Ey Peygamber! Biz seni gerçeğin bir temsilcisi, bir müjdeci ve uyarıcı, herkesi Allah’ın izniyle O’na çağıran ve ışık saçan bir kandil konumunda gönderdik.” (Ahzâb/33)

Tabii bu yüce davette üslup yani metot en mühim noktalardan biriydi. Peygamber Efendimiz müşrikler tarafından en sıkıntılı anlara düçâr olduğunda dahi onlara sabredip, beddua etmemiş kem söz yerine müjdeleyici, kolaylaştırıcı bir tavır sergilemiş ve “Ben lânet edici değil; davet edici ve rahmet dileyici olarak görevlendirildim” demiştir.  

Bu Peygamber mesleğine namzet olan gönüllüler bu sebeple öncelikle Nebevî teorik ve pratik eğitime tabi tutulup sertifika alarak bu işe başlıyorlar.

9 aydır Kim Vakfı Ulucami’de işte bu tebliğ ve irşat faaliyetini icra etmekte. Bu manzara karşısında  Ulucami duvarında asılı “Min Külli Feccin Amik” yazılı muhteşem istifli hat bir başka parlıyor; zira ayette geçtiği gibi insanlar “en uzak yollardan gelerek” bu davete icabet ediyor. Hacc yalnız Kâbe’de değilmiş hissine kapılıyor insan bu manzara karşısında; Resul yalnız Medine-i Münevvere’de tebliğ etmezmiş diyor. İşte En Sevgili’nin asırlar atlayan eli, işte Ulucami’de onun sesi yankılanıyor.

Kitaplığın yanında mütebessim çehreleriyle bu vazifeyi eda eden Deniz Ertem ve Mihrican Topkaya Hanımefendilerden vakfın çalışmaları hakkında bilgi alıyoruz. 

Müftülük ve Valilik onaylı protokolle çalışmalarını yürütüyorlar.  Tamamen gönüllülük esaslı bu projede gayrimüslim turistlere İngilizce, Almanca ve İspanyolca başta olmak üzere 16 farklı dilde İslam’ı tebliğ ediyorlar. Kıbrıs, Konya, İstanbul, İzmir ve Bursa’dan sonra İznik’te de açılacak olan şubeleriyle hizmet vermeye devam ediyorlar. Turistlerin özellikle ezanı duymak ve camileri ziyaret etmek için geldikleri ülkemizde camideki kitaplıklar dikkatlerini çekiyor ve orada hazır bulunan görevlilere sorular yöneltiyorlar.  En çok merak ettikleri mevzu namaz. Çünkü namaz onlara çok ilginç geliyor. Mübelliğler sorularına cevap veriyor bir yandan da İslam’ın ne olduğunu anlatıyorlar. Sonra onlara İslam’ı tanıtan broşür ve Kur’an-ı Kerim meali hediye ediyor ve onları ilgili yerlere yönlendiriyorlar. 

Geçtiğimiz Cumartesi Ulucami’de 3. defa Şehadete vesile olmanın müjdesini paylaşıyorlar sevinçle. Müslüman olan İtalyan bir bayan. Ulucami’yi arkadaşlarıyla birlikte ziyarete gelen hanımefendi, kitaplığın yanına gelerek kendini İslam’a çok yakın hissettiğini ifade eder. İçindeki İslam ateşinin tutuşması için bir kıvılcım arıyordur belli ki. Ve aradığı kıvılcımı bulmuştur. Tehir etmek istemez Hz. Ali misali. Oracıkta Kelime-i Şehadet getirir. Sıra ismini değiştirmeye gelmiştir. Adı artık “Meryem” dir.

Ahh…Onlar anlattıkça aklıma Ümit Meriç Hoca’nın duası geliyor; “Allah’ım dünyayı İslam’la müşerref eyle! Bizi de İslam’a layık ümmet eyle!” Amin.

Eşi sonradan Müslüman olan Amerikalı bir ablanın da kışları Bursa’da ikâmet ettiğini ve onlara bu hususta çok yardımcı olduğunu anlatıyorlar. Almanya’dan gelen bir başka abla da katkı sunanlar arasında.

Modernleşme ile birlikte gerçek hüviyetini kaybedip sadece namaz kılınan yer olmaya sıkıştırılan camiler işte şimdi halka dersleriyle yeniden hak ettiği manaya kavuşuyor. Osmanlı’da eğitim kurumu olan cami, merkezdi oysa. Osmanlı gittiği her yerde; Balkanlarda Anadolu’da,  Afrika’da, Kıbrıs’ta camiyi merkeze alır etrafına külliyeyi inşa ederdi.  Şehir planlaması camiden başlardı her daim. İlmin merkez olmadığı bir İslam düşünülemezdi zira. Cami ilim yuvasıydı; yaygın eğitim müessesi,“Medrese” demekti.  Burada tefsir, fıkıh, hadis, hat, kelâm dersleri işlenirdi. Bursa’da şadırvanların camilerin tam ortasına kondurulması bundandı. Burada ilim tedris eden talebeler birbirlerinin sesiyle rahatsız olmaz; su sesi ile perdelenen derslerine iştiyakla devam ederlerdi.

“Şadırvan” demişken Muradiye’den aldığım müjdeyi de sizlerle paylaşmak isterim. II. Murad Camii’nde 600 yıllık sırra kadem basmış havuz büyük bir itina ile ortaya çıkarılıyor. 

Camilerimiz KİM Vakfı ile bir tarlaya dönüşmüş durumda. Şadırvan’ın hemen yanında iman tohumları serpiliyor kalplere. Vazife tohum saçmak. Üstadın dediği gibi:

“Tohum saç! Bitmezse toprak utansın!”

Ekilen tohumlar bir hafta, bir ay belki de seneler sonra neşvünema buluyor. Şehadet ile bitmiyor bu yolculuk tam tersi şehadet ile başlıyor.

Efendimiz (sav) uzaklardan gelip Müslüman olanları hemen uğurlamaz; onları birkaç gün Medine’de ağırlayıp abdest ve namazı öğretirdi. Muhtediler de şehadetlerinin ardından Diyanet ve hayırseverlerin katkılarıyla kurulan misafirhanelerde ağırlanıyor. Bu sımsıcak ortamı ve samimi sohbetleri bırakıp ülkelerine dönmek istemiyorlar.

Kâinatın yaratıcısı Allah (cc) ile aracısız muhatab olmak onları ziyadesiyle etkiliyor. 

İnsanın anlam arayışındaki zirve noktaya ulaşmak değerlerin en müthişi değil mi?

Dünyanın bir çok yerine; Afganistan, Çin, Japonya’ya İslam’ı tebliğ için heyetler gönderen, o büyük Sultan’ın himmet ve vasıtasıyla İslam’la müşerref olan Kenya’da  200’ü aşkın camide adına hâlâ hutbe okunan, Filipinler’de camiiyle, Seylan’da Hamidiye Mektebi’yle, Singapur’da müzesi ve ilk Malayca Kur’an-ı Kerim göndermesiyle, Belarus’un başkenti Minsk’e dahi elini uzatmasıyla ün salan  Sultan II. Abdülhamid’in  torunları ecdadının izini adımlıyor şimdi.

Süleymaniye Camii’nde her yaştan gönüllüler yaşadıkları eşsiz hissiyatlarını anlatıyor. Buyurun onlardan duyalım neler yaşadıklarını;

Efendimiz’in(sav) mirasını devam ettiriyormuşum gibi hissediyorum.”

Allah’ın insanlığa rehber olarak göndermiş olduğu bütün peygamberlerin ayak izlerini takip etmek gibi bir duygu bu.”

“Bu camide Sultan Süleyman’ın ruhaniyetini hissediyorum.”

Ablası Beyzanur ile birlikte, henüz 17’sinde bir delikanlı olan Melikşah da nasipliler arasında. Bakın hislerini nasıl tarif ediyor; “Burada ne zaman Allah’tan bahsetsem imanım tazeleniyor ve bu camiden her çıktığımda imanı daha güçlü Müslüman olarak ayrılıyorum. Elhamdülillah.”

Ne diyelim? Rabbim say’inizi meşkûr eylesin ey kutlu yolun neferleri!