Bıçak Sadece Eli Değil, Zamanı da Kesiyor
Bir ülkenin ruh halini anlamak için bazen büyük siyasi krizlere, dev ekonomik verilere ya da televizyon ekranlarında bağıran yorumculara bakmanıza gerek kalmaz. Bazen tek bir haber yeterlidir. Küçük gibi görünen, ama aslında memleketin sinir uçlarına dokunan bir haber.
Hatay’da 75 yaşındaki bir adam, yakınları kendisinden haber alamayınca evinde ölü bulundu. Sonra ortaya çıktı ki mesele doğal ölüm değil; bir alacak verecek tartışması, bir öfke patlaması, defalarca savrulan bir bıçak darbesi. Öldüren de yabancı biri değil; arkadaşı olduğu söylenen bir adam.
Bu haberin dehşeti yalnızca bir cinayet olmasında değil. Asıl dehşet, artık hiçbirimizin bu tür haberleri “olağanüstü” bulmuyor oluşunda. Haberi okuyoruz, içimiz bir an burkuluyor, sonra bir sonraki gündeme geçiyoruz. Çünkü bu ülkede şiddet artık tekil bir suç olmaktan çıktı; toplumsal iklimin kendisine dönüştü.
Eskiden şiddet, hayatın istisnasıydı. Şimdi ise gündelik hayatın dili haline geldi. Çocuklar okulda şiddetin hedefi oluyor, kadınlar evde, sokakta, işyerinde şiddetin gölgesinde yaşıyor. Yaşlılar ise ömürlerinin en kırılgan çağında korunması gereken insanlar olmaktan çıkıp kolay hedeflere dönüşüyor. Toplumun en savunmasız kesimleri, bu sertleşmiş hayatın en ağır faturasını ödüyor.
Bir süredir Türkiye’de sadece ekonomi bozulmuyor, sadece siyaset sertleşmiyor; insan ilişkileri de çürüyor. İnsanlar artık birbirine tahammül etmiyor. En küçük anlaşmazlık, en sıradan tartışma, en basit borç meselesi bile ölümcül bir öfkeye dönüşebiliyor. Çünkü mesele artık yalnızca “alacak verecek” meselesi değil. Mesele, biriken hayat öfkesi.
İnsanlar yoksullaştıkça sadece cüzdanları boşalmıyor; sinir eşikleri de düşüyor. Adalete güven azaldıkça insanlar sorun çözmeyi değil, karşı tarafı ezmeyi öğreniyor. Kamusal dil sertleştikçe, sokaktaki dil de sertleşiyor. Ekranlarda her gün hakaret, tehdit, aşağılama ve öfke dolaşıma sokulurken toplumun bundan etkilenmemesini beklemek saflık olur.
Bir ülkede sürekli bağırılıyorsa, bir süre sonra herkes bağırmaya başlar.
Bir ülkede sürekli düşman üretiliyorsa, bir süre sonra herkes birbirini potansiyel düşman gibi görür.
Bir ülkede sorunlar hukukla, akılla, diyalogla değil de güç gösterisiyle çözülüyorsa, bıçak sadece suç aleti değil, aynı zamanda bir toplumsal anlatıya dönüşür.
İşte asıl tehlike burada.
Şiddet, sadece polisiye bir mesele değildir. Şiddet aynı zamanda kültürel bir çöküştür. Bir medeniyet sorunudur. İnsan hayatının değer kaybetmesidir. Bir başkasının canını, bedenini, onurunu, huzurunu ihlal etmenin bu kadar kolaylaşması; toplumun ortak vicdanında ciddi bir aşınma olduğunu gösterir.
Bugün kadın cinayetlerini konuşuyoruz, çocuk istismarını konuşuyoruz, yaşlı ihmallerini konuşuyoruz, akran zorbalığını konuşuyoruz, trafikte linç psikolojisini konuşuyoruz. Ama bunların her birini ayrı başlıklar altında tartışıp asıl fotoğrafı kaçırıyoruz: Biz topyekûn bir şiddet çağının içine sürükleniyoruz.
Ve en kötüsü, buna alışıyoruz.
Alışmak, bazen suçun ortağı olmaktır. Çünkü normalleştirdiğiniz her kötülük, bir sonraki kötülüğün zeminini hazırlar. Her “aman canım memlekette neler olmuyor ki” cümlesi, bir başka cinayetin, bir başka dayak görüntüsünün, bir başka vahşetin önünü sessizce açar.
Peki ne yapmalı?
Önce şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Şiddet yalnızca mahkeme salonlarında çözülemez. Elbette caydırıcı hukuk şart. Elbette suç işleyenin karşısında devletin kararlı ve net durması gerekir. Ama mesele bundan ibaret değil. Şiddetle mücadele, aynı zamanda ailede, okulda, mahallede, medyada ve siyasette verilecek uzun bir terbiyenin adıdır.
Çocuklara sadece matematik öğretip öfke kontrolünü öğretmezseniz, gençlere sadece sınav kazanmayı anlatıp kaybetmeyi öğretmezseniz, yetişkinlere sadece rekabeti pompalayıp merhameti unutturursanız, sonunda ortaya bugünkü tablo çıkar.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyaçlarından biri ekonomik paket değil sadece; toplumsal sükûnet programıdır. İnsanların birbirine yeniden insan gibi bakmasını sağlayacak bir iklime ihtiyacımız var. Daha az bağıran, daha az düşmanlaştıran, daha az hırpalayan bir kamu diline… Daha fazla adalet, daha fazla vicdan, daha fazla sosyal destek mekanizmasına…
Çünkü mesele yalnızca Hatay’daki bir cinayet değil.
Mesele, artık bu ülkede insanların birbirine ne kadar kolay kıyabildiğidir.
Bir toplumun gerçek çöküşü, binaların yıkılmasıyla değil; insanın insana duyduğu saygının çökmesiyle başlar.
Ve galiba biz, tam da oradayız.