Yeni Eşik, Eski Hakikat: Dünya 5’ten Büyüktür
Dünya siyaseti uzun süredir kriz üretir, çatışma üretir, hatta trajedi üretir. Ancak bazı dönemler vardır ki yaşananlar yalnızca “kriz” olarak tanımlanamaz; bunlar sistemin kendi içinden çatırdadığı, yerleşik düzenin çözülmeye başladığı momentlerdir. Bugün içinden geçtiğimiz süreç tam da böylesi bir tarihsel eşiktir. Gazze’de yaşananlar, Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun uluslararası hukuku zorlayan bir operasyonla hedef alınması ve İran merkezli savaşın hızla bölgesel bir yangına dönüşmesi… Bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler değil; aynı kırılmanın farklı cepheleridir. Bu nedenle meseleyi tek tek olaylar üzerinden değil, bütüncül bir “dünya düzeni krizi” perspektifinden okumak gerekir.
Gazze meselesi, artık yalnızca bir Filistin trajedisi değildir. Bugün Gazze, uluslararası sistemin meşruiyet sınavına dönüştürülmüş durumdadır. Ateşkesin dahi kalıcı bir çözüme evrilemediği, insani yardımların sınırlı kaldığı ve çatışmanın “donmuş savaş” formunda sürdüğü bir tablo söz konusu.
Bu tablo bize şunu açıkça gösteriyor: İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası hukuk sistemi, güçlü olanı sınırlamakta artık işlevsizdir. Güç, hukukun önüne geçmiştir. Bu durum, liberal uluslararası düzenin en temel vaadi olan “kurallara dayalı sistem” iddiasının fiilen çöktüğünü göstermektedir.
Venezuela’da yaşanan gelişme ise bu çöküşün başka bir boyutunu ortaya koyuyor. 2026 yılı başında ABD’nin Caracas’a yönelik askeri operasyonu ve Maduro’nun kaçırılması, yalnızca bir rejim değişikliği hamlesi değildir; bu, egemenlik kavramının yeniden tanımlandığını gösteren bir kırılmadır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde dahi belli ölçülerde korunan “devlet egemenliği” ilkesi, artık büyük güçlerin doğrudan müdahaleleri karşısında anlamını yitirmektedir.
Bu yeni dönemde güç, yalnızca askeri değil; aynı zamanda enerji, lojistik ve jeopolitik ağlar üzerinden yeniden inşa edilmektedir. Venezuela örneğinde petrol faktörü bu müdahalenin merkezinde yer almaktadır.
İran merkezli savaş ise bu sürecin en tehlikeli aşamasını temsil ediyor. 2026 Şubat’ında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı saldırılarıyla başlayan süreç, kısa sürede çok cepheli bir çatışmaya dönüşmüş; Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla birlikte küresel enerji dengeleri sarsılmıştır
Bu gelişme, artık savaşların yalnızca bölgesel kalmadığını; doğrudan küresel sistemin damarlarını hedef aldığını göstermektedir. Enerji arzı, ticaret yolları ve finansal dengeler aynı anda baskı altına alınmaktadır. Bu, klasik savaş tanımının ötesinde, sistemik bir mücadeledir.
Bütün bu gelişmeleri yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo nettir: Dünya, tek merkezli bir güç düzeninden, sert ve kırılgan bir çok kutupluluğa geçiş sürecindedir. Ancak bu geçiş, dengeli ve kurallı bir çok kutupluluk değil; aksine güç boşluklarının, ani müdahalelerin ve yüksek riskli hamlelerin belirlediği bir “kaotik çok kutupluluk”tur.
İşte tam bu noktada Türkiye’nin uzun yıllardır dile getirdiği bir tez yeniden anlam kazanmaktadır: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” çıkışı, artık yalnızca bir diplomatik söylem değil, sahada doğrulanan bir gerçekliktir.
Çünkü bugün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı, ne Gazze’deki trajediyi durdurabilmekte ne de küresel krizleri yönetebilmektedir. Sistem, temsil krizine yakalanmıştır.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
“Dünya beşten büyüktür” tezi, sadece mevcut yapıya itiraz değildir; aynı zamanda daha adil, daha kapsayıcı ve daha dengeli bir düzen arayışıdır. Bu yönüyle liberal değerlerle çatışan değil, aksine onların evrensel iddialarını yeniden hatırlatan bir çağrıdır. Bugün yaşanan kriz, aslında liberal düzenin kendisinden değil; bu düzenin eşit uygulanmamasından kaynaklanmaktadır.
Hukuk herkese eşit uygulanmadığında, sistem meşruiyetini kaybeder. Gazze bunun en acı örneğidir.
Türkiye açısından bakıldığında ise bu kırılma dönemi hem riskler hem de fırsatlar barındırmaktadır. Risk açık. Bölgesel savaşların genişleme ihtimali, enerji krizleri ve göç dalgaları Türkiye’yi doğrudan etkileyebilir.
Ancak fırsat da nettir: Türkiye, jeopolitik konumu, diplomatik kapasitesi ve çok yönlü dış politikasıyla bu yeni dönemde denge kurucu bir aktör olma potansiyeline sahiptir. Nitekim Ankara’nın Gazze konusunda aktif diplomasi yürütmesi ve çözüm mekanizmalarında yer alma iradesi bu rolün somut bir göstergesidir
Şunu açıkça ifade etmek gerekir… Bugün yaşananlar geçici krizler değildir. Bunlar, 21. yüzyılın yeni dünya düzeninin sancılarıdır.
Gazze’de insanlık sınanıyor. Venezuela’da egemenlik yeniden tanımlanıyor. İran’da ise güç dengeleri yeniden yazılıyor. Tüm bu gelişmeler, bize aynı gerçeği hatırlatıyor: Dünya artık eskisi gibi değil. Ve belki de ilk kez bu kadar açık bir şekilde, gerçekten beşten büyüktür.