ACI VAR MI ACI?

“ ‘Her şey benim’ derken bir anda hiçbir şeyiniz kalmayabiliyor hayatta. Tanrı ile Allah’la yaşayacağım!”
Bu nedametle karışık sözler Reha Muhtar’a ait. 29 sene evveline gitseydiniz buna inanmak gerçekten çok güç olurdu. Çünkü 28 Şubat’ın alevlendirici gür sedalarından biriydi kendisi.
Uğur Dündar ve Mehmet Ali Birand gibi isimler lisede öğrencilerin namaz kılmalarını korku haberi gibi sunuyor;
“Liselerde namaz kılmayı özgürlük olarak görmüyorum! Milli Eğitim’e bir darbe olarak görüyorum! Okullar bir eğitim kurumu. Suç işliyorsunuz! Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Milli Eğitim’e bağlı bir okulda böylesi bir görüntü (öğrencilerin namaz kılma görüntüsü) suçtur! Bu bir suçtur!” diye haykırıyordu.
Bu neyin haykırışıydı böyle? Hür bir millet namazdan geri durabilir miydi? Yoksa Şanlı Türk Bayrağımız indirilmiş de Fransız bayrağı mı dikilmişti kaleye? Kahramanmaraş’ta “Fransa bayrağını indirmeden Cuma namazı kılınmaz!” diye haykıran Ulucami imamı Rıdvan Hoca kimdi?
Onlara göre “Milli” kelimesi hangi milleti temsil ediyordu sahi? 93 Harbi’nde 3 aylık bebesini bırakıp Rus ve Ermenilere karşı kahramanca savaşan başörtülü Nene Hatun’un, Müslüman kadının örtüsüne el uzatan gavur Fransız’a kurşun sıkan Sütçü İmam’ın milletini mi?
Öyle olsaydı şimdi paylaşacağım satırlarla kayıt düşmezlerdi köşe yazılarına. Bakın 4 Aralık 2007’de Vatan gazetesinde Reha Muhtar’ın endişesi nasıl dile geliyor;
“ÜLKÜ, SABİHA GÖKÇEN VE AFET İNANLARIN AZALDIĞI TÜRBANLI TÜRKİYE!!!
…
Yeni tarz Türk kadını Atatürk’ün batılı ve çağdaş bir rol model olarak yarattığı manevi kızları Ülkü ile profesör Afet İnan ve ilk kadın pilot Sabiha Gökçen’le sembolize olan modern Türk kadını imajının çok uzağındadır artık.
Eşler türbanlıdır, politikalar türbanlıdır, hayat daha da hızla türbanlılaşacaktır...
Bu tabloya “demokrasinin zenginliği, çeşitliliği” demek için insanın ya kör, ya şaşı, ya da hatırı sayılır bir çıkarı olması gerekir...
Eşi türbanlı, politikaları türbanlı olan bir Başbakan’ın “Hayır türbansız bir Türkiye istiyorum” diyecek hali yoktu...
Bu biliniyordu ve türbanlı Türkiye’nin yavaş yavaş türbansız Türkiye’yi iyice yalnızlaştıracağı ve izole edeceği de kuşku götürmüyordu...
Bu durum daha da hızlı bir şekilde dönüşecektir...
Ok bir kere yaydan fırlamıştır...
Eğitim politikaları, iktidar gücü, trendler, Türk kadınını hızla kapanmaya götürecektir...
Bir de bakacaksınız ki bir süre sonra, “demokrasi istediğinizde de zaten büyük çoğunluk türbanlı olacak...”
Korkuya bakar mısınız?
O dönemde Türkiye’nin birinci meselesi, en büyük tehlike türbandı, yani başımızda taşıdığımız Kur’an’ın ayeti.
Ülke geri kalmış, depremle yerle bir olmuş; ne gam! “PKK’dan bile daha tehlikeli” dedikleri “İrticayla mücadeleye devam!” dava idi onlarınki…
Çok bir şey istemiyorduk oysa; inandığımız gibi yaşamak. Doktor, savcı, hakim, öğretmen olmak istiyorduk sadece. Biz istedikçe onlar namlusunu bize uzattıkları silahları medya ile her gün korku pompalamaya devam ediyorlardı.
28 Şubat’ın medyasında Ali Kırca, Uğur Dündar, Emin Çölaşan, Fatih Altaylı ve Reha Muhtar gibi isimleri unutmamız mümkün değil! Nasıl unutabiliriz 1999 yılında Radyo D’de yaptığı programda gazete haberlerini okuyan Fatih Altaylı’nın Marmara Üniversitesi önünde eğitim hakkı elinden alındığı için bekleyen başörtülü öğrencilere şu ağza alınmaz sözlerle hakaret etmesini;
“Bir kadın var, kadın da değil; öğrenci olduğunu da sanmıyorum. Büyük ihtimalle buraya getirilmiş bir f…! Kevaşe bunlar kevaşe! Toplanmışlar oraya. Bunlar şeytana tapan satanistler! Ve şeytanla işbirliği halinde oraya toplanmışlar!”
1997’nin Hürriyet gazetesindeki Teke Tek köşesinde, “Yeni Vatandaşlık Görevim” başlıklı yazısında ise;
“Kendime yeni bir iş buldum.
Bundan böyle kılık kıyafet kanununa aykırı olarak dolaşanları, kolundan tuttuğum gibi karakola götüreceğim.
Evlerini polise göstereceğim. Otomobilde görürsem plakalarını alıp bildireceğim…” sözleriyle kinini böyle kusuyordu…
Bu sözler ve bu duruş bize çok pahalıya mal oldu. Fakat ne yazık ki bizi parlak bir gelecekten karanlığa kapatmak isteyenlerin hesabı sorulmadı. Mahkeme-i kübraya kaldı hesabımız; bir de tek tek dünyaya veda ettiklerinde canlanan acı hatıralarımız…
3 Haziran 2026’da Reha Muhtar vefat etti.
28 Şubat’ın üzerinden 29 sene geçmiş Reha Bey; ama acı var…
Hayallerimize balyoz indiren sözlerinizin acısı yüreğimizi hâlâ kanatıyor Reha Muhtar...