ATATÜRK’ÜN KANUNLA KORUNMAYA İHTİYACI MI VAR?

Bahar, çiçekleriyle Yaradan’ın Cemil ve Hayy esmasına ayinedârlık etmeğe başladı yeniden.. Yüreğimi buram buram memleket kokusu sardı… Yaza çok var mı? O kekik kokulu bahçemizde, arıların çiçekten çiçeğe bal toplamalarının sevinç çığlıkları eşliğinde, ana, baba, abla, ağabey sesiyle ile tadına doyulmaz kahvaltıya kavuşmamıza ne kadar kaldı? Karlar eridi mi, Kura’ yı coşturdu mu? Damal’ın dağlarına Atatürk’ün gölgesi düştü mü?
Evet, oradakilere göre yaz olunca Ardahan’ın küçük ilçesi Damal’a Mustafa Kemal Paşa’nın silüeti düşer ve onu görmek için akın akın koşar insanlar. Saatler 18.00’i gösterdiğinde saygı duruşu başlar. Herkes mıhlanmıştır o görüntüye. Kendini tutamayıp ağlayanlar da vardır; büyük bir ihtiramla selama duranlar da… İşte Ata tam karşıdadır!
Hemşehrilerimin o sorgulanmaz, sorgulanması teklif dahi olunmaz duruşunu gördükçe aklıma 5816 yani Atatürk’ü Koruma Kanunu gelir. Ve ardından zihnimi tırmalayan o soru; “Dağlarda ona benzettikleri gölgeye bile bu kadar saygı duyan milletin Atasının kanunla korunmaya ihtiyacı var mı?”
Gelin 75 sene evveline gidip Yılmaz Öztuna’yı dinleyelim;
“Gazetelerin yazdığına göre, Adalet Bakanlığı bir “Atatürk’ü Koruma Kanunu” tasarısı hazırlamış ve bunu acele görüşülmek üzere meclise sunmuştur.
İşbu kanun tasarısının hangi hukukçular tarafından hazırlandığı meçhulümüzdür… Ancak, kanun tasarısının ruhu, çok kötü bir hukukî intibâ bırakmaktadır. Demokrasiye geçtiğimizi ve antidemokratik kanunları ilga edeceğimizi iddia ettiğimiz şu günlerde, “antidemokratik kanun”un bir şâheseri meydana gelmek üzeredir. Bugün hiçbir demokrat (ve hattâ antidemokrat) memlekette herhangi bir şahsı korumak için bu şekilde bir kanun yoktur. Zira “şahıs” mefhûmu, totoliter zihniyetin birinci ifadesi olup, demokrasi ile bağdaşmasına imkân yoktur. İyi düşünülürse, yalnız bu tek kanunun, Türkiye’de demokrasiyi imha etmeğe ve bir- iki sene evvelki totaliter rejimin tekrar teessüsüne imkân vermeğe kâfi geldiği tebellür eder. Zîrân “lisanen ve neşren hakaret” diye, mevzu alabildiğine suistîmâle müsâittir. Meselâ bir vatandaş Atatürk’ün her gece içki içtiğini bir hâtıra kabîlinden nakl etse, “lisânen hakaret” suçu ile tasrih olunduğu üzere- “ağır” cezaya çarpıtırılacaktır. Kezâ hiçbir fikir ve kalem erbâbı, bu mevzûa uzaktan olsun dokunmağa cesâret edemiyecektir. Bir târihçi, cumhuriyet devrine ait vesikalar neşredemiyecek, yazı yazamıyacaktır. Meselâ bu satırların muharririnin son yarım asırlık tarihimize dair bir kitabı vardır ki, kanun kabul edildiği taktirde, ve mer’i bulunduğu müddetçe, hiç bir zaman Türkiye’de neşrine ihtimal yoktur.” (Atatürkü koruma kanunn, Sebilûrreşad, cilt IV,sayı 100)
İşte böyle karşı çıkıyordu bu kanuna Yılmaz Öztuna.
Falih Rıfkı da “Bu kanunun çıkmasından utandığını, Atatürk’ü putlaştırmamak gerektiğini, böyle bir kanunu çıkarmanın medeni cesareti kaybetmek anlamına geldiğini” vurguluyordu. Cumhuriyet gazetesi sahibi Nadir Nadi ve CHP grubundan da şiddetle karşı tavır alanlar vardı aynı kanun için; lakin ne acıdır ki koruma kanunu bizden olmayan, Nazi Almanyası’ndan kaçıp Türkiye’ye sığınan bir hukukçu olan Alman Yahudisi Prof. Dr. Ernst Eduard Hirsch tarafından hazırlanmış ve 25 Temmuz 1951’de bütün muhalif seslere rağmen kabul edilmiştir.
Yılmaz Öztuna’nın tespit ettiği gibi bu öyle kapsamlı bir kanundur ki adeta sobaya yaklaşanı “cızz!” sesiyle uyaran sinirli bakışlı anne gibidir. Kimler yanmamıştır ki bu sobada?
Üstad Necip Fazıl yazdığı kitapta “Vatan Dostu Vahidüddin!” dediği için Atatürk’ün Nutkuna muhalefet ettiği ithamıyla 2 buçuk sene ceza almış ve bu suç üzerindeyken kabre girmiştir.
Seneler geçmiş ve takvimler 2017’yi gösterdiğinde Latife Hanım’ın mektubunu sansürsüz olarak, Derin Tarih dergisinin Mayıs sayısında yayınladığı için “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret” ten 1 yıl 3 ay hapis cezası alan tarihçi Mustafa Armağan, Hakim karşısına çıkınca şu sözleri sarf etmiştir; “Latife Hanım’ın mektubunu sansürsüz olarak yayınladığım için yargılanıyorum; tam tersi sansür koysaydım yargılanmam gerekmez miydi Hakim Bey?!”
Ve şimdi 2026’da Manisa Turgutlu’da İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde görev yapan 35 yıllık felsefe öğretmeni Ramazan A, derste Atatürk’e hakaret ettiği suçlamasıyla tutuklandı. Olay şöyle gerçekleşti; öğretmen tahtaya “Güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır” sözünü yazınca bir öğrenci bu sözün Atatürk’e ait olup olmadığını sordu. Hoca da: “Hayır Atatürk’ün değil. Atatürk asker ve savaşçı bir insandır. Bu söz Said Nursi’ye aittir” dedi. Bunun üzerine sınıfta birkaç kişi tartışma çıkarıyor, hoca oruçlu olduğu için uzatmak istemiyor ve dersi bitiriyor. Daha sonra iddiaya göre bir öğretmenin yönlendirmesi sonucu 11 öğrencinin imzasıyla emeklisi yaklaşmış hoca, Ramazan bayramı dahil 12 gün tutuklu kaldı ve 3 ay görevden uzaklaştırma 3 ay maaş kesintisi cezası aldı. Daha sonra öğrencilerden bazıları baskıyla ve ne olduğunu tam anlayamadan imza attıklarını söyleyerek ifadelerini geri çekti ve Urfalı Ramazan Hoca serbest bırakıldı.
Trajıkomik bir fıkra gibi değil mi?
Peki mesele saygı ve korumaksa, İstiklâl Harbi’nin yiğit kahramanı Selahattin Adil’in dediği gibi: “Türkiye Müslüman bir ülke olduğuna göre Hz. Muhammed hakkında da bir kanun çıkarmak icap etmez mi?”
Bir soru daha: tarihin ayağına vurulmuş bu paslı prangayı kim koparacak?