Delimisin len! Erdoğan olmasaydı harab olmuştuk gari!

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Savaş dönemleri ülkeyi yönetenler için en zor zamanlardır. 
Liderin ağzından gayri ihtiyari çıkacak birtek söz bile ülkeyi savaşın içine çekebilir. 
Atılacak her adım tıpkı satranç taşı gibi hesaplanır. Hep üç adım ötesi hesap edilir. 
Dış politika bir sanattır böyle dönemlerde. 
Tabi iç politika da maharet ister. 
Kritik dönemlerde iti köpeği çıkıp ortalığı karıştırmak için türlü türlü yol dener. 
Yani; İç güçler ve dış güçler tanımlaması var ya! Hani şu kimilerinin sulandırmaya çalıştığı "dıj güçler" 
Evet bu aynen öyledir. Devlet, dışa dönük politikasını tesis ederken, içerde de sukuneti ve huzuru sağlamaya memurdur. 
Etrafımız ateş çemberi! 
Sınır şehirlerinden İran İslam Cumhuriyeti ve İsrail terör Örgütünün birbirine attığı füzeler ayan beyan görülebiliyor. 
Bu kadar yakınız savaş bölgesine ve hatta içinde yaşıyoruz bu bölgenin. 
Bu kadar puslu bir hava da, ateşe dokunmadan hayata dair normaliteleri yaşayan bir ülkeyiz. 
Etrafımızda kıyamet koparken, halk gayet güvenlikli şekilde yaşamanın huzuru içinde kendi normalleriyle hemhal! 
Dünya, yakın bir gelecekte oluşacak "Enerji krizi paniği" Yaşıyor. Devletimizin, olabilecekleri öngörerek aldığı tedbirler, enerji çeşitliliği ve rezervi sayesinde enerji krizimiz bulunmuyor. 
Özellikle, tüm endüstrisini Hürmüz boğazı üzerinden gelecek olan enerji hattı üzerine inşa eden Avrupa ülkeleri, İran'ın enerji geçiş hattını kapatması üzerine büyük bir panik ve korku içerisinde savaşı bitirmek için çözüm arayışına girdi. 
Aslında Türkiye'de savaşı bitirmek için çeşitli diplomatik hamleler yapıyor. 
Zira; İran'a yapılan saldırı ve savaşın uzaması, savaşın bölgesel hatta küresel bir çatışmaya yol açması riskini beraberinde getiriyor. Bu durum, Türkiye'nin güvenliğini de tehlike atabilecek bir sonuç arz ediyor. 
Fakat; Türkiye'nin yaklaşımıyla batının yaklaşımı birbirinden çok farklı. 
Avrupa kendi şahsi çıkarları ve olası ekonomik kayıplarını öncellerken, Türkiye'nin önceli "İnsan" Odaklıdır. 
Birinci meselesi: Savaşta kaybedilen masum canlarıdır Türkiye'nin. 
Bu, Irak'ta böyleydi, Suriye'de de, Rusya-Ukrayna savaşında da, Gazze'de de böyleydi. 
Mevcut İran- ABD+İsrail savaşında da değişmedi. 
Türkiye ve Batının durumunu özetlersek "Kartal da uçar, karga da. Ama ikisinin uçuşu başka başka başkadır."

Türkiye'nin omurgalı dış politikasının baş mimarı şüphesiz Cumhurbaşkanı Erdoğan'dır. 
Ülkeyi yönetmeye başladığı günden bu yana "Vicdan ve adaleti" Önceleyen iç ve dış politikası semeresini verdi ve bugün dört yanımızdan füzeler uçuşurken, biz gayet güvenlik içerisinde yaşıyoruz. 
Sadece bu kadar değil elbette! 
Savunma sanayisinde elde edilen inanılmaz başarı tabi olarak bu sonucun en önemli belirleyici faktörü oldu. 
Müttefik kılıklı düşmanlarımız ve İsrail Terör örgütü, Türkiye'nin envanterinde bulunan silahlardan korkuyor ama envanterinde görünmeyen silahlarından ödü kopuyor. 
Öngörülemez olarak değerlendirdikleri savunma sanayimizin geldiği noktayı tahmin bile edemiyorlar. 
Bu korkularında haklılar. Zira; Suriye'de gerçekleştirilen "Zeytin Dalı ve Barış Pınarı" Harekatlarında elde edilen askeri zaferler, Libya'da ve Azerbaycan'da verdiği askeri ve lojistik destek sayesinde elde edilen başarılar, Türkiye düşmanlarının korkularında ne kadar haklı olduğunu ortaya koyuyor. 
Savaşta iç politikadan bahsettik. 
Bu dönemlerde yani dünyanın krize girdiği zamanlarda iç barışı sağlamak, diğer adıyla iç cepheyi güçlendirmek hayati önem taşıyor. 
Bunun için adil ve şefkatli bir yaklaşım şarttır. 
Peki Türkiye hükümeti bunu başarabiliyor mu? 
-Cevap; Elbette başarıyor! 
Şöyle geçmişe yolculuk yapıp 2. Dünya savaşı dönemine bir göz atsanız, Recep Tayyip Erdoğan farkını hemen görürsünüz. 
O dönemde devletin başında olan İsmet İnönü, diğer adıyla "Milli şef" Köylünün ürettiği mahsüllere el koymaktan, varlık vergisi adı altında zenginlerin mallarına çökmeye kadar birçok icraata imza atmıştır. 
Öyle ki; Jandarma, köye vergi toplamaya geldiğinde herkes dağa kaçarmış. Sadece muhtarın kalmasına izin verilir, muhtarın dışında kimse görüldüğünde köy meydanında sille tokat dövülürmüş. 
Bunu ben uydurmuyorum. O dönemde yaşayanların anlattığı yüzlerce hatırat okudum ve bizzat dinledim. 
Birçok gayrimüslimin oteline veya benzer mallarına el konulmuş, itiraz edenler taş ocaklarında çalıştırılmış. Tabi el konulan mülklerin akibeti meçhul! 
Tüm bunları ve daha fazlasını çeşitli kaynaklardan okuyabilirsiniz. 
Günümüze gelindiğinde; Bugün ülke yönetimi tamamen ehil ellerde ve atılacak her adımın kararı kılı kırk yararak alınıyor. 
Halkın güvenliği ve refahı öncellenerek vatandaşın mağdur olmaması için her türlü siyasi ve ekonomik tedbirler anında alınıyor. 
Etrafımız savaş çemberi iken ülkemizi savaş tehdidinden koruyor. 
Yazının başlığının hikayesiyle bitireyim. 
2017 yılında İzmir seyahatimde arabayla giderken yolda el kaldıran epeyce yaşlı bir amcayı durup aldım. Beli bükülmeye yüz tutmuş amcayla yol sohbeti başladı. 
Izmir'in meşhur üzümünden söz ettim derken konu geçmişe doğru uzandı. 
İsmi Ali olan amca işte yukarda bahsettiğim hadisenin canlı tanığı. O yıllarda küçük bir çocukken yaşadıklarından bahsetti. Mahsüllerine nasıl el konulduğundan, buğdayın bulunmadığı yıllardan, ekmek bulamadıkları günlerden bahsetti.
Jandarmaya yakalanmadan karaborsacılardan bir çuval buğday alabilmek için gece katırla gizlice şehre gittiklerinden bahsetti. Ve daha neler neler... 
-Peki Erdoğan'dan memnun musun? 
Diye sorduğumda, sempatik ege lehçesiyle "Delimisin len, Erdoğan olmasaydı harab olmuştuk gari... "