Erbakan ve Devlet Aklı
Necmettin Erbakan, Türkiye siyasal tarihinde çoğu zaman yalnızca “İslamcı siyaset” başlığı altında anılıyor. Oysa bu dar okuma, Erbakan’ın asıl meselesini ıskalıyor. Çünkü Erbakan’ın temel derdi, yalnızca bir inanç mücadelesi değil; egemen, bağımsız ve güçlü bir devlet inşa etme çabasıydı.
27 Şubat 2011’de Hakk’ın rahmetine kavuşan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Türk siyasal hayatının son yarım asrına damga vurmuş ender liderlerden biridir. Millî Görüş hareketinin kurucusu olarak bilinse de, onu asıl önemli kılan yönü, devleti merkeze alan yerli bir devlet aklı inşa etmeye çalışmış olmasıdır. Erbakan’ın siyaseti, sloganlardan çok uzun vadeli bir nizam tasavvuruna dayanır.
Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasında Erbakan, ne Batı’nın liberal-kapitalist sistemine ne de Doğu’nun sosyalist blokuna angaje oldu. Her iki yapıyı da Türkiye açısından bağımlılık üreten, iradeyi zayıflatan sistemler olarak gördü. Bu nedenle Millî Görüş’ün “üçüncü yol” iddiası, ideolojik bir ara form değil; egemenliği merkeze alan özgün bir devlet arayışıdır.
Erbakan’ın “ağır sanayi hamlesi” de bu bakışın ürünüdür. Bu hamle, yalnızca ekonomik kalkınma hedefi değil; savunmadan teknolojiye, üretimden dış politikaya uzanan stratejik bir bağımsızlık projesidir. Ona göre siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık olmadan sadece bir temenniden ibarettir. Bu yaklaşım, klasik kalkınmacı devlet anlayışını ahlaki ve medeniyet temelli bir çerçeveyle tamamlar.
Dış politikada ise Erbakan’ın en somut mirası D-8 projesidir. D-8, basit bir ekonomik iş birliği değil; Batı merkezli dünya düzenine karşı çok kutuplu bir alternatif arayışıdır. Türkiye’yi bu yapının merkezine yerleştirmesi, Erbakan’ın devleti edilgen bir aktör olmaktan çıkarıp kurucu bir özne hâline getirme iradesini açıkça gösterir.
Millî Görüş teşkilatları da bu devlet merkezli bakışın bir uzantısıdır. Bu yapı, sadece seçim kazanmaya odaklanan bir parti organizasyonu değil; mahalleden merkeze uzanan bir devlet kurma bilinci üretmeyi hedeflemiştir. Vatandaşı edilgen bir kitle olarak değil, devletin sorumluluk ortağı olarak gören bu anlayış, Erbakan siyasetinin en ayırt edici yönlerinden biridir.
Erbakan’ın son dönemlerde sıkça vurguladığı “şuur” kavramı da bu çerçevede okunmalıdır. “Şuursuz Müslüman olmaz” sözü, yalnızca bireysel bir dini uyarı değil; güç, tehdit ve bağımsızlık konusunda stratejik bir farkındalık çağrısıdır. İç siyaseti düşmanlaştırmaktan özellikle kaçınması, buna karşılık emperyalizm ve siyonizmi temel tehdit olarak işaret etmesi, onun devlet merkezli güvenlik anlayışının yansımasıdır.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Erbakan’ın özellikle son yılları bir iktidar pratiğinden ziyade bir ikaz dönemi olarak okunabilir. Nasıl iktidara gelinirden çok, iktidar nasıl korunur ve hangi ilkelerle sürdürülür sorusuna yoğunlaşmıştır. Bu yönüyle Erbakan’ın mirası, geçmişte kalmış bir siyasi hat değil; Türkiye’nin egemenlik, ekonomi ve dış politika tartışmalarında hâlâ canlı bir referans alanıdır.
Sonuç olarak Erbakan, İslamcılığı devlet dışı bir muhalefet dili olmaktan çıkarıp, devlet kuran ve dünya tasarlayan bir siyasal akla dönüştüren nadir liderlerden biridir. Onu doğru okumak, bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bağımsızlık ve egemenlik meselelerini daha derinlikli değerlendirebilmek açısından hâlâ büyük önem taşımaktadır.